Siber olduğu kadar punksa, yapay zeka bir gün beni öldürmek için harekete geçecek mi? Varolduğumuz mekan neden yetmiyor da bir de siberini oluşturuyoruz ya da bio-port takmak için reşit olmak gerekir mi?

Cyberpunk… Bilim kurgunun genellikle bilgi teknolojilerini yeteri kadar göz önünde bulundurmamasının sonucu olarak kurgulanan bir hikaye. Karanlık ve sisli yeraltı insanları, mega şirketler, bilginin teknolojiyle yükselişi, yetenekli yapay zeka programları ve tüm bunlara karşı duran hacker’lar; bilginin krallığının tehlikeli düşmanları…

Bilim çoğu zaman, önce Ortaçağ’da yasaklanan sonra da varlığının hiçbir zaman iyi mi kötü mü olduğunu anlayamadığımız bir anlam kattı insanlığa. Öncelikle insanların çağlar boyunca merakını tatmin etmekle kalmadı, aynı zamanda her geçen gün dünyayı daha da etkisi altına aldı. Onun sayesinde mesafeler kısaldı, iletişim olanakları arttı, bilgi küresel bir hareketlilik kazandı. Daha tüm bunlar olmazken, gökyüzüne çıkmayı hayal edenlerin yaptığı gibi, bilim kurgu edebiyatı ortaya hacker’lar, mega şirketler ve yapay zeka formlarıyla kaplı bir dünyadan söz etmeye başlamıştı bile oysa ki. Cyberpunk adını verdikleri bu dünyanın oluşmasında dedektiflik hikayelerinin, noir filmlerin, Japon anime’sinin, nihilizmi konu alan post-modern yazıların ve dijital toplumun underground yüzünün çok büyük etkisi oldu.

Cyberpunk’ın kurguladığı dünya, 20. yy’ın ortalarında oldukça popüler olan ütopya görüşünün aslında anti teziydi; tipik örnek Star Trek gibi. Cyberpunk edebiyatında gerçeklikle kurgu arasındaki çizgi daha da daralıp, neredeyse görünmez olmaya başlar ve cyberspace oluşur. Tipik görüş insan beyni ile bilgisayar sistemleri arasında bir bağlantı oluşturmaktır. Bu şekilde dünya üzerinde gerçeklik dışında başka bir alan oluşur.

Cyberpunk oldukça karanlık ve talihsizdir. Bütün dünya bir şekilde bilgisayar ağlarıyla birbirine bağlıdır ve bu durum da hayatın yapısına yavaş yavaş hükmederek onu ele geçirir. Gücün merkezi değişmiştir. Artık iktidar sahibi olanlar devlet değil teknolojiyi çok iyi kullanmayı başaran büyük ve hatta mega şirketlerdir. Dünyanın hakimi de büyük patronlar olunca, dünya teknolojinin gücüne tanık olur. Bu totaliter durumdan rahatsız olanlar mutlaka vardır ve bilim kurguda bu tema sıkça kullanılır. Ama yine de geleneksel bilim kurguda bu sistemler steril, düzenli ve kontrollüdür. Cyberpunk kurgularında protagonistler, genellikle ninja, samurai, cyborg’ları konu alan Japon anime’siden savaşçılar ya da bilgisayar korsanlarıdır. Protagonistleri kullandıkları kirli dilden, sanat görüşlerinden, kahramanlıkla haydutluk arasında giden görünüşlerinden ve hiçbir zaman tam anlamıyla “iyi adam” karakterini taşımamalarından anlayabilirsiniz. İşin ilginç yanı, bu kadar belirleyici karakterleri varmış gibi görünse de protagonistler genellikle sakin bir hayat yaşayan normal karakterlerdir ama olağan dışı bir olayla karşılaştıklarında en zekice çözümleri de onlar üretirler.

Cyberpunk karakterleri genellikle ezilen tarafı temsil ederler. Çünkü böyle bir dünyada kimse özel, olağandışı bir şekilde zeki, dürüst ya da  diğerlerinden daha karizmatik değildir. Hatta onlar genellikle etraflarında olan bitenlerin farkında olup, yine de bulundukları noktadan daha fazla ileriye gitmenin gerekli olmadığını düşünürler. Bu durum Star Wars ile daha popüler olan “Campellian Hero Quest” formülünü daha çok göz önüne çıkarır.

Cyberpunk edebiyatı çok güçlü bir distopya ve pesimizm üzerine kuruludur. Bu pesimizm çoğu zaman büyük şirketleri, yozlaşmış devleti ve yabancılaşmayı içine alan metaforlarla kaplıdır. Gelecek, henüz gelmemiş olmasından dolayı bir çok insan için merak uyandırıcı ve kurgulamaya açık bir konu. Dolayısıyla bazı cyberpunk yazarları yaptıkları işi ciddiye alıp, olası gelecek sorunlarına parmak basmayı ve bir şekilde bu olasılıklar için insanları uyarmayı tercih etmişlerdir. Yine de cyberpunk’ın bu kötümserliği çoğu zaman okuyucuları kaygılandırıp onları harekete geçirmek amacını gizliden gizliye de taşır. Bu bakımdan biraz propaganda mantığında hareket ettiğini söyleyerek çok da ileri gitmiş olmayız. Bir cyberpunk hikayesi kurgulanırken sosyal teoriler ve Internet’in evrimiyle ortaya çıkan kurgusal mekanlar oldukça önemli temel bir noktayı oluşturur. Internet, cyberpunk’ın soyut dünyasında çoğu zaman “cyberspace” olarak adlandırılsa da, Snow Crash’te olduğu gibi “Metaverse” ya da Doctor Who ve daha sonra Neuromancer’da olduğu gibi “Matrix” olarak da karşımıza çıkabilir.

Bilimsel bir araştırma sürecine girdiyseniz, az çok işin tarihine de girmek gerekebilir ya da en azından biri “Kim bulmuş bu cyberpunk’ı?” sorusu bu süreçte cevaplandırmalı. Cyberpunk’ın tarihsel geçmişine baktığınızda karşınıza Gardner Dozois ismi çıkacaktır. Terim olarak cyberpunk’ı oldukça popüler kılan Dozois’in ardından Minnesota’lı yazar Bruce Bethke’nin de bu alanda oldukça etkili eserleri olmuştur. Hatta Bethke’in 1980 yılında “cyberpunk” adındaki kısa hikayesi bir anlamda onu bu terimin babası bile yapmaya yetmiştir. Cyberpunk o kadar etkili bir sistem kurgulamıştır ki, kısa zaman içinde Bruce Sterling, John Shirley, William Gibson, Rudy Rucker, Michael Swanwick, Pat Cadigan, Richard Kadrey ve diğer birçokları bu terimi hemen benimsemiş ve üzerine tonlarca eser yaratmışlardır. Ama cyberpunk’ın temel sistemini oldukça net bir şekilde oluşturan ve bu alanda birçok insanı etkileyen, William Gibson’ın 1984 yılında yazdığı Neuromancer kitabı olmuştur. Gibson’ın özgün tarzı, karakter kurguları ve oluşturduğu atmosfer bilim kurgu adına bir efsane haline gelmeyi başarmış, hatta The Hugo, Nebule ve Philip K. Dick ödülleriyle de bu başarı desteklenmiştir. Gibson ve Neuromancer’dan sonra cyberpunk’ın sınırları oldukça net çizilmiş ve bu kurgulanan dünyanın temelleri atılmış olduğu için ardından gelen yazarlar için de işler oldukça kolaylaşmıştır. Bruce Sterling (Cheap Truth fanzininin yaratıcısı), Rudy Rucker, Pat Cadigan, Jeff Noon ve Neal Stephenson unutulmayan isimler arasına kazınmıştır… Raymond Chandler gibi cyberpunk’ın oluşumunu etkileyen yazarlar da olmuştur. Chandler’ın tatsız, sinik dünya görüşü çoğu zaman birçok bilim kurgu yazarı için ilham kaynağı oluşturur. Bu anlamda cyberpunk, kendisini film noir’ın etkisiyle kavurmuş ve umutsuz bir distopya oluşturmuştur. Kara filmlerden en büyük farkı, gelecek üzerine kurgulanan hikayeleri temel almasıdır.

Cyberpunk’tan bahsederken Philip K. Dick’in etkisini de unutmamak lazım. Sosyal bozulmalar, yapay zeka, gerçeklikle sanal arasındaki çizginin yok olmaya yüz tutması gibi ayrıntılar Dick’in cyberpunk’a kattığı önemli noktalar olur. Bunun yanı sıra karakter örgülerini zekice kurgulaması da, yarattığı dünyadaki dokuyu ortaya çıkarır. Cyberpunk’ın edebiyattaki öncülüğü sinemaya da ilham kaynağı olur. Özellikle Philip K. Dick’in “Do Androids Dream of Electric Sheep?” kitabının etkisiyle 1982 yılında daha sonra adından yıllarca söz ettirecek Blade Runner çekilir. Blade Runner, cyberpunk öğelerinin çok uygun dozajda bir karışımıdır ve akıllıca tüketilir. Sentetik hayat formlarının ve yabancılaşmalarla kaplı siber dünyada etik çaresizlikler ustaca karşımıza çıkar. Ardından sinema seyircisi Robocop serileri ile karşı karşıya kalır. Daha yakın bir geleceği konu alan ve Detroit’teki Omni Consumer Products’ın gücünü ortaya koyar Robocop efsanesi. Temel konu hep aynıdır; “Makineler ve mega şirketler ruhumuzu da satın alabilir mi?”

Japon manga çizerlerinin cyberpunk’ı fazlasıyla ödünç aldıkları su götürmez bir gerçek. Ama işin ilginç tarafı bu etkileşim kısa zamanda karşılıklı bir forma ulaştı. Dolayısıyla manga/anime ve cyberpunk adeta aşk yaşayan iki ayrı türe dönüştü; kimse bu aşkı çok aleni olarak ilan etmese de… Masamune Shirow manga hikayelerini cyberpunk üzerinden yazarak bu aşk için ilk adımı atan oldu. Appleseed, Black Magic M-66 ve tabi ki beyinlerimizde her zaman yer eden efsanevi Ghost in the Shell ile bu ilişki güçlendi. Daha sonra Ghost in the Shell’in anime serileri cyberpunk ve anime ilişkisini sağlamlaştırırken aynı zamanda sinema ve bilim kurgu içinde cyberpunk kavramını meşru kıldı. 2004 yılında Ghost in the Shell: Innocence, Mamoru Oshii ile seyrici ile buluşurken, o zamana kadar cyberpunk’a gönderme yapan yüzlerce film çekilmişti bile. Ama yine de eski dost Ghost in the Shell ile cyberpunk hiç bu kadar iyi sevişmemişti. Yapay yaşamı çok derin bir felsefe üzerinden değerlendiren ve kendine özgü atmosferi ile büyüleyen Ghost in the Shell, cyberpunk tarihine kazındı. Bu sırada manga ile cyberpunk ilişkisi Yukito Kishiro’nun hikayeleriyle sürmeye devam etti. GUNNM: Last Order, Kuzey Amerika’da Battle Angel Alita olarak çıkan GUNNM: Hyper Future Vision’ın devamıydı ve kısa zamanda dünyanın birçok yerinde özel bir hayran kitlesi yarattı. Şimdi ise manga ve anime havuzuna elinizi soktuğunuzda distopya ve cyberpunk detaylarla karşılaşmamak neredeyse imkansız.

Cyberpunk’ın tüm sanat ve yaşam alanlarına etkisi çok büyük oldu. 1960’lı yıllarda makinelerle olan iletişimiz ve hayatımızda verdiğimiz değer önce sevinç kaynağı olsa da cyberpunk yazarları için teknolojinin her zaman korkulacak bir tarafı vardı. Bu sebeple de kötümserliği elden bırakmadılar. Cyberpunk, yalnızca görsel zevkimizi tatmin etmekle kalmadı işitsel olarak da tatmin sağlamaya ve birçok müzisyeni etkilemeye başladığında, ortaya ironik de bir durum çıktı: Makineler sayesinde anlam kazanan ve varlığını genişleten bir akım, ilginç bir şekilde makinelerin  varlığına karşı çıkmayan ama varlığında her zaman sofistike yaklaşan bir felsefe… Dolayısıyla tıpkı siber kurgulanan bu dünyada mega şirketlere karşı mücadele veren hacker’lar da bir anlamda teknolojinin olanaklarını kullanmaktan çekinmeyen karakterler oldular.

Bugün de, cyberpunk ile gelecek kaygısını anlatmaya çalışanlar, makinelerle müzik yapıyor, film çekiyor hatta kitap bastırıyorlar. Özellikle elektronik müzik, cyberpunk felsefesinden yoğun bir şekilde etkilenmiş ve kimi zaman ortaya çıkan sound’lar bir cyberpunk filminin arka planında akmıştır. Ama yine de cyberpunk felsefesini en çok benimseyen normal olarak bilgisayar oyunları olmuştur. Talsorian Games, William Gibson’ın etkileşimli “Cyberpunk exist: Cyberpunk 2020” ile role playing arenasına yeni bir tat eklerken; Steve Jackson Games, “GURPS Cyberpunk” ile bu yeni oluşumu oyun dünyasına ilan etmiş oldu.

2004 yılı yeni cyberpunk oyunların bomba gibi patladığı yıl oldu. Ex Machina, sinematik öğelerle gerçekçi kılınırken güçlü politik açısıyla da yabancılaşma duygusunu net ve çarpıcı bir şekilde oluşturdu. RPG ile cyberpunk arasında kurulan bu etkileşim köprüsü uzunca bir zaman oyun senaristleri için tercih edilen rota oldu. Özellikle role playing oyunları ile sıkı bir bağ kuran cyberpunk öğeler, dragonlar ve büyülerle birleşince ortaya ilginç bir tablo çıktı. Bunu en iyi anlatan ve belki de rpg öğelerini cyberpunk ile evlendirmeye karar veren 1989 yılına imzasını atan Shadowrun oldu. Yine William Gibson’ın yazılarının etkisinin sıklıkla fark edildiği Shadowrun, hala oyuncular arasında önerilen serilerden biri. Cyberpunk kavramlarını ilginç bir şekilde kurgulayan en ilginç oyunlardan biri diğeri de West End Games tarafından hazırlanan Cyberpapacy oldu. Ortaçağdaki dinsel distopyanın üzerine kurulan dünyanın Tech Surge’a da uğraması işin ilginç tarafı. Biraz anime konusunu çağrıştırsa da, oldukça kendine özgü olduğunu belirtmek lazım. Cyberpapacy, büyük şirketler yerine “False Papacy of Avignon”, Internet yerine “GodNet” gibi kavramları kullanarak, ilginç bir sistem yaratır. Bilgisayar ağı genellikle dinsel sembollerle bir arada kaynaştırılmış ve başarıyla kotarılmış. Melekler, yapay zekalar, şeytanlar, hacker’lar ve cyberspace’in bir arada kullanılmasının çoğu zaman şaşkınlık verici bir örneği olmaya hak kazanmış olan Cyberpapacy, güncelliğini yıllarca koruyan oyunlardan…

Bugüne şöyle biraz baktığınızda, aslında cyberpunk’ın kurguladığı dünyanın gizliden gizliye kendini gösterdiğini fark etmemek olanaksız. Mobil teknolojiler, bilimdeki ilerlemeler, bilişim sektörü ve neredeyse mega olmaya yakın şirketler. Ama tabi cyberpunk gibi pesimist bir düşünceye kapılmak zaten sinemanın da yoğun etkisiyle oldukça kolay.

Dünyanın sonu üzerine yapılan kurgular, doğal felaketler, savaşlar, yıkımlar ve teknolojinin tüm bu olan düzendeki payı. Biraz düşünüldüğünde, öyle çok da parlak bir gelecek görememek olağan bir durum olsa da, teknolojinin yarattığı “evren” deneyimlemeye değecek kadar heyecan verici. Siber alanlar, mobilite sayesinde zaten neredeyse kurulmaya yüz tutmuş. Şimdi tek eksiğimiz yapay zeka ve robotlar ki onların da varolmadığını söyleyemeyiz. Siber bir yerlere sürükleniyoruz ama ne kadar punk onu bilemiyorum…