Yaybahar ismi bir gecede milyonlarca insan tarafından duyuldu. Üstelik sadece ismi değil, biçimi, tınısı ve icrasıyla da aniden yoğun bir ilgi odağı haline geldi. Analog olmasına rağmen dijital bir synth sesi çıkarması bir yana, daha önce hiç duyulmamış galaktik ama bir o kadar da doğal ses derinliğiyle temas etti insanlara. Onu tüm diğerlerinden ayrı kılan asıl özelliği ise, ardındaki isim Görkem Şen’in de galaktik bir zihne sahip olmasıydı.

Tüm sürece tanıklık etme şansına sahip olan biri olarak bu yazıyı hazırlamak benim için ayrı bir keyif oldu. Yaybahar’ın su kabaklarıyla çalıştığı günlerde yere uzanıp saatlerce stereo kulaklık gibi dinleme deneyimini hiç bir şeye değişmem. Türlü kasnaklara gerilen deriler, Perşembe pazarında yaptırılan yaylar, IKEA’dan alınan salata kaseleri, evi dolduran dev metal variller derken, Yaybahar şimdiki haline kavuştu, ama ardında yoğun bir deney sürecini de taşıyarak. (Görkem’e sorsanız hiç bitmeyecek bir derinleşmenin daha başında olduğunu söyler, orası ayrı.)

Frekanslar dünyasında kendini yitirmeyi seven makam avcısı Görkem’in bilimle sanat arasındaki duruşu en temel özelliklerinden biri aslında. Fizikçi bir babanın oğlu olarak, sipiritüel duruşunda her zaman bir rasyonellik barındıran zihniyle de ilham verici bir insan. Seneler öncesinde köşeli bir zihinle arayışlarımdan söz ettiğimde, bana uzattığı Fiziğin Tao’su kitabıyla iki dünyanın kapısını da aralamıştı. Bir süre sonra benim de zihnimi sıvı biçime kavuşturmasıyla, neyin peşinde olduğunu gözlemlemem daha kolay olmuştu.

Hayat döngüsünde bir ara Erdem (Dilbaz), Görkem ve ben aynı evin içine denk düşmüştük. Haydarpaşa’daki Yekpare’nin ardından hummalı gelecek planları çağındaydık. O sıralar evin her tarafı suyun içinde bekleyen deriler, türlü türlü boylarda yaylar, demonte edilip yeni yapılarına kavuşan enstrümanlarla doluydu. Su kabakları ve hindistan cevizleri enstrüman gövdelerine dönüşür, her akşam yeni bir deney süreci yaşanırdı. Gecenin sonunda Görkem’in elinde sıfırdan yapılmış bir rebabın sesi beni hülyalı derinlilere sürüklerken, ertesi gün aynı rebap başka bir enstrümana dönüşürdü. Hangi deriden nasıl bir tını çıkacağı, hangi frekansın hangi tellerde titreşeceği, sesin fiziksel yayılımı ve döngüsü onun asıl oyun alanıydı.

Yaybahar, 4 senelik yoğun bir çalışmanın ürünü gibi gözükse de, Görkem’in bir ömürlük deneyleriyle bu noktaya geldi denebilir. Derinleşen süreçler, doymak bilmeyen araştırma tutkusu, galaksinin müziğini makamdan bağımsız tek bir enstrümanda birleştirmek, yerel müziklerdeki tını arayışları, matematiksel keşiflere karışan buhur kokularıyla Yaybahar evrendeki tozlardan oluşur gibi ince ince ve özenle oluştu.

Biraz da teknik bilgi kısmına geçelim. Yaybahar’ın klavyesinden membrane denilen yüzeye doğru uzanan yayları var. Bu yaylar, tellerden çıkan sesi enstrümanın gövdesi diyebileceğimiz yüzeye taşıyor. Sesin aktarımı sırasında fizik yasalarından etkilenerek salınan yaylar, bu sesin doğasını tamamen etkiliyor. Böylece ortaya doğal olduğu kadar dijital efektlerle beslenmiş bir ses ortaya çıkıyor. Görkem’le bu seslerin doğası, frekanslar ve süreçle ilgili biraz lafladık.

Müzik ve frekanslar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsun? Yaybahar oluşmadan önce de frekanslarla ilgili miydin?
Oldum olası frekanslar ve kaynağı ile ilgiliydim.. Bu anlamda yaratıcılığın giriştiği her işe bulaşan frekanslar ile ilgilendim. Tabii ki çok katmanlı bir konu frekans. Müzik ve hayat ilişkisi ile daha hasas dengeler ortaya çıkabiliyor.. Diyebilirim ki; insanoğlu olmak gibi müzik yapmak da bir frekans yayma sanatı..

Yaybahar’dan önce nasıl bir keşifle bu üretim sürecine başladın? Yaybahar’ın çıkış noktası ne oldu?
Bu yolda hayatla etkileşim halinde ve varolanın ardındakine doğru bir hevesle yürüyen bir merak mevcuttu. Deneyselliğin ve tüm bilimin ortak noktası olan o gerçekliğin dibini kazdıkça kazıyordum. Bu sırada bir kitap vasıtasıyla gizli müziğin peşine düştüm.. Gizli bir müziğin varolma ihtimali ilk keşif.. Kodları dna’mızda gizli kalmış ve henüz yaşam alanı bulamamış yada çoktan unutulmuş bir müzik. Bu algıyı ortaya koyabilmek için yeni çabaya  ihtiyaç vardı ve yepyeni bir de araca. Böylece enstrüman deneylerine başladım.

Yaybahar’ın tüm üretim sürecinde seni en çok zorlayan ne oldu?
Yaybahar yapısının kodlarını, bilimsel ve estetik algıyı tatmin edecek oranlarda çözmek, geçmişten herhangi bir dayanak noktası olmadığı için zordu.. Herşey mümkündü ve hiçbirşey denenmemişti. Yaybahar’la birlikte ortaya çıkan olasılık denizin ortasından karaya sağ salim çıkabileceğin rotayı kestirmesi zordu. Kafada kurulan teorilerin pratikte karşılık bulamayışı da ayrı bir zorluk getirdi.

[stag_video src=”http://www.youtube.com/watch?v=nBnsqzbHbgU”]

Yaybahar’ı insanlarla paylaştın. Fakat enstrüman olarak hala eksiklerini görüyor musun, yoksa senin için tamamlanmış bir enstrüman mı? Ne yöne doğru derinleşmek istiyorsun?
Bu enstrüman evrimini henüz tamamlamış değil. Elbette eksikler var. Zaten dört-beş senelik bir süreç, bir enstrümanın kemale ermesi için çok az bir süre. Şu anda yaybahar’ın daha kontrollü bir çalgı olması için çalışmalarım sürüyor. Bunlar, hem tınısal hemde müzikal anlamda genişlemesini sağlayacak fonksiyonel yenilikler ve yaybahar’ın kendine ait dünyasını çevresindeki müzikal algıyla daha çok pekiştirmesini sağlayacaklar.

Müziğin içinde ne tür arayışların var? Makamsal, sessel ya da fiziksel?
Arayışım, müziğin içinde, hayatın ve insanın kendisine yönelik.. Burada, insanın kalbi ve tüm katmanlarıyla bir temas kurabilmek adına, müziğin olagelmiş tüm kültürü ve öğelerinden faydalanmak mümkün.. Geleneklere ve yörelere ait müzikler, ellerindeki enstrümanlar dahilinde ritmik ve makamsal öğelerin matemetiğiyle oynayarak kendi dillerini oluşturmuşlar. Benim niyetim de müziğin tüm bu yapısal ve kültürel öğelerini değerlendirerek insan varlığının daha derinlerine nüfuz edebilmek.

[stag_intro]“Değerli müzisyen Rahman Altın’ın fikridir. O bu ismi söyleyene kadar yaybahar isimsiz gezen bir enstrümandı.”[/stag_intro]

Yaybahar tüm dünyanın ilgisini fazlasıyla çekti. Sence bunun nedeni enstrümanın sesi mi, doğallığı mı yoksa da icraat biçimi mi?
Bunların hepsi geçerli sebepler. Hepimizi ilgilendiren bir keşif ve bu dünyada yeni bir şeyin bulunmuş olması heyecan verici. Sanıyorum bu heyecanı da paylaştı insanlar.

maxresdefaultYaybahar ismi nerden çıktı?
Değerli müzisyen Rahman Altın’ın fikridir. O bu ismi söyleyene kadar yaybahar isimsiz gezen bir enstrümandı. İlk önerdiğinde epey bir taş yerine oturdu. Sağolsun, sonrasında bu isme dair bir şüphem olmadı.

Bundan sonrası için nasıl ilerlemeyi düşünüyorsun?
Yaybahar canlı olarak duyulması ve bu enstrümanın kendine has dünyasının daha çok anlaşılması için çalışmalarım olacak.  İleride yaybahar orkestraları da kurulabilir.. Film müzikleri oldum olası hayalim.. Çok hayal var artık bir bir gerçekleştirmeye yönelik bir gidişat düşünüyorum..

Birlikte en çok çalışma hayalini kurduğun sanatçılar ve tabi mekanlar?
Tarihi mekanlar ve doğanın kendisi, konser gerçekleştirmek için ideal olacaktır.. Gerçekten müziğine yakınlık duyduğum kişilerle belli çalışmalar içinde olmak için hayal kuruyor olabilirim fakat bunları açıklamak için henüz biraz erken olabilir..

Bu keşfini daha çok bir müzikal keşif mi yoksa bilimsel bir keşif olarak mı görüyorsun? Sence doğanın bir gerçeğini mi açığa çıkardın, yoksa bir enstrüman biçimi mi yarattın?
Her biri kendine has titreşim prensibine sahip üç farklı öğe bir araya gelip birbirlerini titreştiriyor ve bu sonucu bizler akustik bir ses olarak duyabiliyoruz. Bilimsel olarak tanımlanabilen tüm bu vibrasyon etkileşimi, doğanın bir gerçeği.. Müzikal bir keşif de diyebiliriz çünkü şu ana kadar akustik bir enstrümanla alamadığınız sesler ile notaları seslendirebiliyoruz.. Bu anlamda yepyeni tınılarıyla yepyeni olasılıklar sunabilen müzikal bir buluş da aynı zamanda.