Demo’lar sadece programlamaya ilgisi olanların büyük bir tutkusu. Eğer gençseniz, bilgisayarlarla vakit geçirmeyi seviyorsanız ve boş vaktiniz varsa, sizi etkileyebilecek ya da yönlendirecek üç yol var. Ya başkalarının sistemlerini hack’lersiniz, ya kopya korumasına karşı crack’ler yazabilirsiniz ya da demo’lar üretirsiniz.

 

Bundan seneler evvel insanlar demo kelimesini ya politik marşlar için stenografi anlamında ya da ralli terimi olarak kullanıyorlardı. Bugün ise binlerce bilgisayar takıntılı çocuğun peşinden gittiği kısa, grafik ve ses öğelerinin yer aldığı bir gösteri programı olarak tanımlanıyor. Fakat bu gösterinin diğerlerinden farkı, herhangi bir tanıtım amacıyla yapılmıyor olması. Yani demo’ların gösteriye dönüştüğü an, sadece kod yazanların kendi aralarında yeteneklerini konuşturmalarını sağlıyor. Demo’ların bu anlamda rock-and-roll kod grupları tarafından yapılan dijital grafitiler olduğunu söyleyebiliriz.

Demo Scene’in oluşması ilk olarak 80’li yıllara rastlar. Avrupalı bilgisayar manyağı gençler, eğlence anlayışını kodlarda keşfedip, bu yolda hızla ilerlerler. Önce kopya korumasına sahip oyunları kırmak için gecelerini gündüzlerine katıp, binlerce cips yiyip, kola içerler. Böylece sivilceleriyle birlikte kod yazma ustalıkları da gelişir. Oyunu kırdıkları anda, hem diğer kod yazanlar ile tanışmak hem de yaptıkları işin başarısını simgelemek için intro’lar hazırlarlar. Bu intro’lar poligonların ya da soyut birtakım geometrik şekillerin hareketinden ibaret küçük boyutlu dosyalardır ve oyunu kıran crack grubunun ya da kişinin imzasıdır.

Ev bilgisayarlarına ulaşmak kolaylaşmaya başlayınca, intro’lardan, sadece kendi zevkleri için grafik ve ses öğeleriyle kurgulanmış demo’lar yaratmak bilgisayar düşkünlerinin yeni eğlencesi olur. Kod yazmak, yazılmış kodları çözmek ve uzun saatlerinizi bilgisayar başında geçirmek… Bu herkesin başarabileceği türden bir motivasyon değil. Önce yeterli derecede odaklanma kabiliyetiniz, ekrana bakmaktan yorulmayan güçlü gözleriniz, problem çözme yeteneğiniz, koca bir paket cipsiniz, litrelik kolanız ve de ciddi bir uyku probleminizin olması gerekir. İşin müzik tarafında yer almak ise başka bir zanaat. Bunun için 4 kanallı bir sistemden, başarılı bir ses üretebiliyor olmanız gerekiyor. 8 Bit Trackers adıyla zamanında bu alemlerde yer almış Bangkok Impact, tüm bu olan biteni “Minimum for the Maximum” ile açıklıyor.

 

Amiga 500 insanısın?

Sami Liuski: Evet. Önce Amiga 500 sonra da PC’yi kullandım müzikal ekipman olarak.

Ama yazılım geçmişin yok?

Hayır. Hiçbir zaman kod yazmadım. Hatta en başından beri hep müzisyendim.

Ama tracker kullandın.

Hem Amiga’da hem de PC’de tracker’dan vazgeçemedim. Amiga için Protracker unutulmazken, PC için de Fasttracker benim için önemli bir yere sahip oldu.

Demo gruplarına dahil olman nasıl gerçekleşti?

Herkes gibi ben de Assembly partilerine katıldım. O zamanlar DCS (Dual Crew&Shining) ve Doomsay diye gruplarım olmuştu. Demo partilerinin ortamı çok farklı. Çok fazla içecek tüketildiğini ve partinin sonunda demo’ları izlemenin heyecanını hiç unutamıyorum. Bir sürü yeni arkadaşınız oluyordu ve aslında partide ne olup bittiği değil de, beraber takılıp vakit geçirmek daha önemliydi.

Bir oyunda ya da demo’da sence müzik ne kadar önemli?

Bence ikisinde de müzik çok önemli bir ambiyans yaratıyor. Seslerle insanlara çok şey anlatabilirsin. Ama özellikle tıpkı video’daki gibi demo’da da müziği senkronize bir şekilde oluşturmak önemli.

Bugün artık müzik konusunda çok daha farklı bir yere sahipsin. Hala tracker’lardan yararlanıyor musun?

Hayır. Bence modern sequencer’lar öğrendiğin zaman çok daha kolay ve rahat bir sisteme sahipler. Ama tabi ki tracker’da bunun yanı sıra oldukça hızlı ve kolay kullanılabilir bir sistem. Hatta kimi zaman tracker’da bazı parçaları yapmak çok daha kullanışlı olabiliyor.

Peki ya Commodore 64?

Çok fazla ilgilenmedim. Çocukken bir C64’üm vardı ama onunla müzik yapmayı hiç denemedim. Hala Commodore 64’te çeşitli oyunları oynarım ve müziklerini de gayet zevk alarak dinlediğim olmuştur. Hatta bazen sadece müziği için birkaç oyunu yüklediğim bile olmuştu.

Bazıları için demo kültürü bir çeşit “ikincil gerçeklik” olarak görülüyor. Nasıl değerlendiriyorsun bu durumu?

Evet, bence de kesinlikle kendi dünyasına sahip. Ama aynı zamanda diğer yeraltı kültürlerinden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum. Bir çok ilgi alanını paylaşan farklı gruplar var ve hepsi kendi topluluğuna sahip. Demoscene bunlardan sadece biri. Dışarıdan bir insan için büyülü gözüküyor olabilir.

Demo kültüründe 3D engine ve coding arasında bir savaş dönüyor. Sanırım bu teknolojinin yeraltı kültürüne yansıyan bir tepkimesi. Ne zaman teknolojik bir yenilik olsa, tercih hep en minimum teknoloji ile üretimden yana oluyor.

Özellikle son birkaç senedir eski makinelerin yeniden doğduğuna ben de şahit oldum. Ama bunun da şöyle bir farklılığı var sanırım. Eğer bir makine ne kadar güçsüzse, o makineyle oluşturmak istediğin her neyse- müzik, grafik, oyun- insanların bunun için fazlaca vakit harcamaları ve zeki çözümler üretmeleri gerekiyor. Mesela yeni teknoloji ve güçlü bilgisayarlarla kod yazmak da oldukça kolaylaştı. Bu yüzden insanlar düşük teknolojiyle üretilen kodlar ve bunların grafik yansımaları karşısında saygı duyuyorlar. Çünkü limitleri zorluyorsunuz.

 

Bir de demo’larda şu 64K meselesi var. 3D programlara ve render’lara saatlerini ve belleklerini harcayan bilgisayarların karşısında, yine neredeyse yakın bir kalitede ama 64K gibi şaşırtıcı küçüklükte demo’lar var. Bu sanki ironik bir savaş gibi.

Bir önceki konuyla bağlantılı aslında. Bilgisayarın bütün enerjisini suyunu çıkarana kadar kullanmak ve olanaklı olabilecek en yüksek kaliteyi başarabilmek. Bir yandan da eski bilgisayarlarla yapılan her bir şey için aynı durum söz konusu olabilir. Yani maksimuma ulaşmak için minimum olanağı kullanmak. Bu yüzden de 64 K intro yapabilmek için, gerçekten de yeteneklerinizin olması gerekiyor.

Postmodern tüketim toplumunun problemi değil mi zaten bu? Her zaman en fazlasını isteyip, küçük bir kısmını tüketip atmak ve yenisini istemek. Minimum için maksimum olarak durumu tersine çevirmek gerekiyor tabi.

Postmodernizm zaten “her şey olabilir” mantığı üzerine temellendiği için durum böyle.

 

Demo grubu olmak için, belirli bir bilgisayar diline sahip olup, iletişiminizi de yine bilgisayarlar üzerinden kurmanız gerekebilir. Cream, uzun zamandır demo grupları arasında oldukça dikkat çekeni. Bunlardan zamanla kendisini Mac dünyasına ve müzik yazılımları programlamaya adayan Candyman de, her ne kadar bilgisayar aşkını itiraf etmese de, müzikle kodları füzyonlamakta en doğru yolu izleyenlerden.

 

Grup: Cream

İsim: Candyman

Merhaba Candyman. Bize biraz müzikal tarihinden bahseder misin? Demo gruplarıyla ne zaman çalışmaya başladın ve şeker bağımlısı mısın?

Merhaba. Candyman ismi, “Candyman” filminden geliyor ama yine de bu şeker bağımlısı olmadığımı göstermez. Biraz kendi geçmişimi düşünmeme izin ver. – Umarım bu süre içinde kimse uyuya kalmaz- Bilgisayarlarla tanışmam 10 yaşında oldu. O zamanlar her gün okuldan çıktıktan sonra  kocaman bir bilgisayar dükkanın gidip kod yazıyordum. Yanlış duymadınız! Hatta ilk demomu da yine burada yazdım. Sanırım 1980 yılındaydık. ZX8 evime giren ilk bilgisayar oldu ama bence hem çok sıkıcı bir bilgisayar hem de çok salak bir klavyesi vardı. Bu yüzden aynı dükkana gitmeye uzunca bir zaman devam etmek zorunda kaldım. Bir süre böyle devam ettikten sonra en büyük aşkım C64’e kavuştum. Böylece scene’e de girmiş oldum. İlk grubumun adı Cosmos’tu ve kısa bir zaman da oyunları hack’lemek gibi işlerle uğraştım. Bir de tabi ECA ile beraber çalıştım. Sanırım C64 sahibi olanların birçoğu ECA’nın ne olduğunu hatırlayacaklardır. Partilere katılmam ise ilk kez Karstadt, sonra da Hamburg’ta oldu. Yaptığım bir çok demo için müzikleri de kendim hazırladım. Başlangıçta çok korkunçtu ama zamanla biraz daha iyi yapmaya başladım denebilir. Her zamanki gibi hiç yayınlanmamış binlerce intro hazırladım. Wouw! İşte tüm bunlardan sonra Amiga ile aşk hayatım başladı. Sanırım 1986 senesiydi. Amiga ile Axxess diye bir grupla birlikte çok aktif olarak çalışmaya başladım. 50 oyun crack’ledik ve hepsi için intro’lar hazırladık. Sonra da Tao ile tanıştık ve beraber kod yazmaya başladık ama hiçbir şey yayınlamadık. Sonra bir anda nasıl olduysa crack’le uğraşmayı bırakıp Amiga için oyunlar yapmaya ve 1989 senesinde “Lasersoft”a satmaya başladık. İlk yaptığımız oyun 3000 sattı ve bu rakam Almanya için yeteri kadar yüksek sanırım. Ama zaten güzel bir oyundu. Aman Tanrım! İnsanın kendi yaptığı oyunun yorumlarını dergilerde okuması müthiş bir şeymiş. 1991’de ilk işime Mac programcısı olarak başladım ve Mac için bir çeşit Pacman  oyunu yazdım.

İşe çok fazla kendimi kaptırınca, okuldan atıldım. Bu hiç iyi olmadı. Çünkü bu yüzden yaklaşık bir sene boyunca bilgisayara elimi süremedim. Mac kullanmayı çok seviyordum ve tabi ki, onun için de demolar yazdım. Hatta bir arkadaşımla beraber mac için ilk mod player’ı yazdık. Adı da “soundtrecker”dı. 1994 yılı müzik yazılımlarını kullanmaya başladığım yıl oldu. Mac için bir müzik yazılımının kodlarını yazdım ve bu konuda da başarılı olduğuma inanıyorum. Hatta bütün bu olanlardan sonra kendimi tamamen müzik programları için kod yazmaya adadım denebilir. Hala da bu işi yapıyorum.

Scene’de adın pek duyulmadı. Genellikle işin arka planında olduğun için mi dersin?

Tracker’larla müzik yapmayı pek sevmiyorum. Müzik programlamak da bir nevi tracker kullanmaya benziyor, çünkü gerçek zamanlı “modulation” ve “distortion”dan çok fazla etkileniyorsunuz. Ben sadece 4 kanalla müzik yapamıyorum. Ama Tao ya da Tooledoo’nun tracker ile yarattıkları mucizevi sound’a da her zaman saygı duydum tabi ki. Ben çok da farklı olmayan sesleri seviyorum. Goa, electro veya trip-hop tarzında bir şeyler yapıyorum. Yaptığım parçalar hiç yayınlanmadı; ki zaten onları plağa bastırmayı da hiç düşünmedim. Yaptığım müziğin sadece kendimi tatmin etmemden öteye bir anlamı yok benim için. Hatta birilerinin yaptığım müzikle bile ilgileneceğini sanmıyorum. Biraz tuhaf, değil mi?

Şu anda hangi ekipmanlarla uğraşıyorsun?

Candyman: Mac 8100 (Müzik kodlama)
Mac IC
Pii 416 mhz
Next Station ( Şu anda pek kullanmıyorum, onun için yerim yok)
Amiga 500 ( Ona bağlayacak bir keyboard’um bile yok.)
Her zaman tam bir bilgisayar manyağı olmadığımı söylesem de, kimse bana inanmak istemiyor.

Candyman, bilgisayar delisi olmadığını söyleye dursun, bunu itiraf etmekten çekinmeyen Cube içinse Sid ve Commodore 64 müzik tarihinde önemli bir yere sahip. Hatta müzik ve teknoloji ne kadar evrimleşirse evrimleşsin, SID formatı ve sesi ona göre varlığını hep korumalı.

Gruplar: Armada, SCS*TRC, Scallop

İsim: Cube

Sen bilgisayarla haşır neşir olmaya ne zaman başladın?

Bir arkadaşımın C64’ü vardı ve onu görünce sanırım aramızdaki ilk iletişim de başladı.

Sen de hemen eve gidip annenden C64 mü istedin?

Sayılır. Kısa bir zaman sonra benim de C64’üm oldu ama ona ihanet ettim. Atari ST alabilmek için onu satmam gerekti. Atari’ye sahip olduktan sonra müzik de yapmaya başladım. Kimi zaman da kod ve grafik işleri ile uğraşıyordum. Bu işleri PC’de yapmaya devam ettim. Sonra ne olduysa oldu ve C64’e geri döndüm.

Grafik ya da coding’in yerine müzik yapmayı seçmenin özel bir nedeni var mı?

Her zaman müzikle aram iyiydi. Hatta çocukken okul korosundaydım. Tabi ki iş için grafikle de uğraştım. Fathammer’dayken yazılım da programladım. Ama yine de her zaman için müzik yapmak benim için çok daha ayrı bir yere sahip.

Bir programcı olarak, program seçiminde de özenli davranıyorsundur. Hangileri senin favorin?

Atari’de Amiga’nın Sound Tracker’ının çok ilkel bir versiyonunu kullanıyordum ki ses kontrolü bile yoktu. Sonra Atari’deki mod’lar için ProTracker ve Oktalyzer, PC’de synth’ler için Triplex ve FastTracker kullandım. C64’te DJB’nin modifiye edilmişi SYNC’i kullandım ve uzun süre en çok kullandığım program oldu.

Bugüne kadar yaptığın parçalar arasında hatırlamak istemediklerin var mı?

Yaptığım bütün eski parçalar. Gerçekten sonradan dinlediğimde fark ettim ki, tek kelimeyle KORKUNÇLAR!

Sana göre bir demo’da müziğin önemi nedir?

Demo’larda ya da oyunlarda bence müzik çok önemli bir yere sahip ama yine de yeterli değer verilmiyor. Hatta özellikle oyunlarda müzik yapanlar aynı zamanda en az para ödenen insanlar. Ne yazık ki, bir sürü insan oyunun arka planında nasıl bir müziğin döndüğünü önemsemiyor ve bu nedenle de çoğu zaman ortaya çok kötü bir ürün çıkıyor.

Bugün yapılan mpeg, wave, midi gibi müzik formatlarına nasıl bakıyorsun?

Çok fazla ilgilendiğimi ya da umursadığımı söylemem. Bugünlerde kendimi çok fazla synth’e kaptırdım ama yine de SID’in en güzel sese sahip olduğunu, şimdi ve gelecekte de her zaman gerekli olduğuna inanıyorum.

Bugüne kadar yaptığın parçalar arasında hangileri favorin?

Assembly’nin son senelerinde Teque/Armada ile yaptığım ‘Molequel Man’,  eski yarışmalardan birinde ödül kazandığım ‘Molecules’ ve 2000 Assembly’de çok zevk alarak oluşturduğum ‘Angel Project’.

Albüm çıkarma gibi planların var mı?

Yaptığım sytnh müzikleri belki kaydedebilirim ama eski yaptıklarımı tekrar su yüzüne çıkarmayı düşünmüyorum.

İlham almak için neler dinlersin?

Çok uzun bir liste ama yine de birkaç isim vereyim;
Hans Zimmer, Harry Gregson-Williams, Nick Glennie-Smith, Trevor Rabin, Mark Mancina, James Newton Howard, Michael Kamen, Vangelis, Björk, Hallucinogen, Astral Projection, Chris Hülsbeck, Jesper Kyd, Kim M. Jensen..

Amiga ve C64 scene’inde yer almak sana ne kazandırdı?

C64 topluluğu gerçekten sıcak ve arkadaş canlısı. Mesela  isteyen herkes IRC’deki C-64 kanalına gelip istediği herhangi bir konuda sormak istediği herhangi bir şeyi sorabilir.

Hala scene’de etkin olarak takılıyor musun?

Duruma göre değişiyor. Gerekli oldukça scene için yapılan demo’lara müzik hazırlıyorum.

Dikkat kod yazıyorum, demo scene nedir daha çok bilgi edinmek istiyorum:

www.scene.org

www.assembly.org/winter09/asm

www.demoscene.tv