DUB, STEP, DEVRET!

İngiltere’de pişer, bize de düşer.

Her kent gibi İstanbul’un da kayda değer bir yeraltı kültürü var. Akmar metalcilerinden, Galata Kulesi önündeki hippilere uzanan bu alt kültürün mihenk taşı da elbette ki müzik. Metalciler, punk’lar, jungle’cılar, apaçiler derken, 2008’den beri de dubstep’çilerden söz etmek mümkün oldu. İngiltere’ye Jamaika ekolüyle sızan dub, teknolojinin gelişmesi ve ‘bas’ın artık testereye yakın bir tınıya ulaşmasıyla dünyaya dubstep denen türü bahşetti. Zira, her türlü müziği içinde pişirebilen dub’ın bu seferki hedefi İngiliz apaçilerinin gece kulüplerinde yankılanan 2step ve garage türleriydi. Ha keza, şimdi her türlü müziğe eklemlenip dünyanın dört bir yanına dağılsa da, dubstep’in ana teması midenizi titreten bir bas ve 140 BPM civarlarında dolanan ritim anlayışı olarak sabit kaldı.

İstanbul’a dubstep’in düşmesinden evvel, bu müziğin kökleri olan dub, reggea, jungle ve drum’n bass scene’inden biraz bahsetmek gerek. Yaklaşık olarak 2002-2003 yıllarına denk geliyor scene’in aktif olarak çalışması. Genelde İstanbul’da bir kaç kişinin girişimiyle başlar bu işler. Dolayısıyla, scene’in kurulmasından bahsediyorsak, aslında üç beş kişinin aktif çabası ve arkadaş grubuyla birlikte takılmasından söz ediyoruz demektir. DaFrogg yani Selim Bürün’ün Nişantaşı’ndaki evinde toplanmalar ve Rusya’da yaşayan Barış Uzel’in (J-Bro) reggea plaklarını kapıp vatana gelmesiyle 2002 yılında HomeGrown SoundSystem kurulur. Riddim, Mimar Sinan Üniversitesi festivalleri, H2003, Karga HGSS’ın ilk mekanları olur. Bir yandan da ikili Açık Radyo’da program yapmaya başlar. Scene böyle böyle her hafta sonu Riddim/Nayah’a gelen kitlenin katlanarak artmasıyla yeni DJ’leri de kendine katar. Osman, Ras Memo, Ruffkutz, Golem derken, İstanbul’da jungle/dnb’nin altın çağı başlar; Jungleİstanbul.

Beyoğlu’nun zencili ve bol popo sallamalı mekanı olarak nam salmış Riddim, uzun bir süre reggae ve dub ile başlangıç yapan, dnb’den jungle ve ragga’ya uzanan “Junglist” partilerine ev sahipliği yapar. Yazları da sahil kenarında düzenlenen ve çoğunlukla kumların üzerinde ayakların düşük bpm’de sağa sol sallanmasıyla dansa davet eden reggae/jungle festivalleri bu türün eğlence anlayışını iyice pekiştirir. Velhasıl, öyle bir zaman gelir ki, birçok organizasyonun can damarı olan Selim Bürün İtalya’ya yerleşir, Riddim’ın adı değişir ve Nayah olur, Dogzstar küçük kulübünü Özgür Baltutan’a devredip daha büyük bir yere taşınır, Pixie açılır ve scene ciddi bir dönüşüm geçirir. Kendisi de jungle/dnb DJ’yi olan Özgür’ün en güçlü adımı Selecta Ufuk’un İstanbul’da geçirdiği bir senelik serüveni olur. Farklı mekanlarda, bu türün DJ’lerini bir araya getirerek organizasyonlar yapmayı kendine görev edinen UFUK, hem Avrupa’dan arkadaşlarını vatana getirir, hem de İstanbul’daki DJ’leri organize olmaya teşvik eder. İstanbul bir yandan da, jungle DJ’i ve mash-up’larıyla bilinen Koray Kantarcıoğlu’nun Dogzstar’da Soundclash saadet partileri ve Pixie’de de Vibrato etkinlikleriyle ufaktan sallanmaya başlar. Tek DJ’in tüm gece boyunca götürdüğü etkinliklerin aksine, DJ’lerin birlikte çaldığı ve çeşitlilik açısından güçlü, taze müziklerin ortaya çıktığı partiler olur bunlar. Çok ter dökülür, çok kafa sallanır, çok kulak yaralanır…

Gelelim Pixie’nin neden küçük ama gururlu bir kulüp olduğuna. Her şey Selekta Firuzağa’nın özel üretim ses sistemini koymak için yer ararken Özgür’e rastlamasıyla başlar. 30 Hertz’e kadar düşebilen sub-bass’ıyla, 60 kiloluk subwoofer’ıyla Pixie, tüm mekanlardan daha etkili bir ses sistemine sahip olur ve haliyle bas müziği yapanların da ilk ve son tercihi olur. Mekanın müzikal başlangıcı, Selen Hünerli (Nada) ve Nazif Kerem Güroğlu’nun (Fecr-i Ati) “Re-Spectralize” adlı projeleriyle olur; yani yoğun baslı dub’lar üzerine efektli vokaller. Sonrasında Selekta Ufuk yurt dışından getirdiği dnb DJ’lerini yine Pixie’ye çıkarır ve zamanla buraya doğru bas merkezli bir akış oluşur. Dinleyeni de gelir, çalanı da, çalmak isteyeni de, ilk kez gelip yüreğine bası yiyince vazgeçemeyeni de. Mash-up’larıyla türki gelenekleri koruyan Bora Başkan (Ventochild) ve Koray Kantarcıoğlu, glitch ve dubstep’in en ücra köşelerinden sesler seçen Oygar Erdal (Traktör), 8-bit ve blip sevdalısı Datafobik, karşının asi çocuğu GGman’in partileri Vibrato da yine bir Pixie projesi olarak başlar. Şimdiye kadar 23 farklı etkinlik gerçekleştiren Vibrato ekibi, zaman içerisinde ekip olarak sürekli değişse de, titretme ve bastan kalp çarpıntısını etkileme girişimlerinden vazgeçmez.

Dubstep Türkiye’ye böylece adımını ufak ufak atmaya başlar ama asıl yükseliş 2010 yılında olur. Pixie, Vibrato dışında 140 BPM, Base Bass’d, İngiltere’de yeni pişip bize de düşen Juke, Reunion, Lobotomy, Turbulenz, Dark Side of the Bass, 216 Steppaz, Intelligent Manners gibi birçok yeni partinin de merkezi olur. Ekip çoğunlukla sabit olsa da, bu işe merak salıp yeni başlayanlar için türün krallık kurduğu bası güçlü bir mekan olması iyi bir başlangıç noktasıdır. 216 Steppaz, Return of the Evil Bass ve Soundclash ekibi bir yandan Dogzstar’ı da titretmekten geri kalmaz. Hatta bir söylentiye göre techno durağı ve zombi geçidi kulüp Machine dahi bu türe arada yer verir. Mekanlardaki tek dert ise, gecenin sonunda köklenmiş baslardan huzursuz mekan sahipleri ile kulağa zarar verene kadar bası basıvermek geleneğidir.

Dubstep türünün İstanbul’daki yolu yaklaşık 20 kişilik bas manyağı bir ekiple şekillenirken, bir yandan da dinleyici bu müziğe tüm dünya gibi ayak uydurmayı ve bpm’i düşük metalci gibi kafa sallayıp basa zikir tutaraki dans edebilmeyi de kavrar. Hele de, Skream ve Benga’nın Babylon’daki event’i, İstanbul dinleyicisinin dubstep merakına dair çok net bir geri bildirim olur. Her ne kadar apaçi dediğimiz müziğin yadırgansa bile bir popo sallama efekti yarattığı aşikar olduğundan, İngiltere apaçilerinin garage sound’ları, bizim insanımızı da derinden sarsar. Haliyle Babylon tarihinde nadir anlardan birini Benga/Skream konserinde yaşar; o herkesin dans ettiği kıpırdayacak yer kalmayana kadar salamura bir mekan.

İstanbul, dubstep’le tanışalı tam olarak 4 sene kadar oldu ama daha şimdiden bu müziğin bittiğine dair söylentiler çıktı. (Klasik!) Zamanında dnb dünyayı sarsarken de, birçok insan bu türün tükendiğine dair konuştu, fakat şu an hala kemik kitlesi tarafından çılgınca tüketilen, festivalleri, hatta haftalık dnb tatil adalarına kadar uzanan köklü bir yayılımı var. İşin aslı, her şey gibi (bkz.nerd gözlüğü), dubstep de popüler olup içi boşalıncaya kadar tüketilmeye mecbur. Dolayısıyla bugün Britney Spears Rusko ile çalışıyorsa, Kenan Doğulu da (vakti zamanında dnb miksi yaptığı bir albümü olduğunu hatırlatarak) 216 Steppaz ya da Vibrato’dan bir DJ’le çalışırsa şaşırmayalım. Gerçi birçok DJ “bunlar sokak sound’ı, hiçbir zaman popüler olmasını anlayamacağız” mottosunu sürdürseler de, bir kaç seneye dnb’nin kaderini paylaşıp yine kemik kitlenin tüketim alanında hayatta kalma kaderini paylaşacaktır. Şimdilik İstanbul’daki tayfanın en büyük avantajı, artık scene’in sadece birkaç ismin değil, tüm bas müzik türlerinin DJ’leri/prodüktörlerinin ellerinde olması. Dolayısıyla, dub bir fırınsa, içinde pişen türler arası müziği İstanbul dinleyicisi dahil, tüm dünya tüketmekten memnun kafasını sallıyor, yüreğini basla dağlıyor.


CODERDOJO İSTANBUL

İrlanda’da başladı, tüm Dünya’ya yayıldı. Programlama kulüplerini destekleyen CoderDojo Vakfı, 600’dan fazla Dojo’ya öncü oldu. Bu sayede 7-17 yaş arası çocuklar bilgisayar/programlama ve teknoloji kültürü etrafında buluşup birlikte üretmeye başladı.

CoderDojo, global bir hareket olarak İrlanda’da başladı. Gençler arasında bir araya gelip programlama / teknoloji / bilgisayar kültürü üzerinden bir sosyalleşme platformu olarak ortaya çıktı. CoderDojo Vakfı’nın etrafındaki çeşitli programlama kulüplerini desteklemesi ile hareket büyüdü. Şu anda 60’dan fazla ülkede Dojo’lar çocuklarla buluşup teknoloji ve programlama kültürünü paylaşıyor.

Türkiye’de bu hareketi başlatan ve yaygınlaştıran Neşen Yücel, CoderDojo’nun yerel kültürle uyumu üzerine 3 senedir aktif olarak çalışıyor. Hatta programlamanın okul müfredatlarına girmesi, CoderDojo Türkiye gibi yapıların hızlı etkisini de gösteriyor.

CoderDojo tamamen gönüllü bir oluşum. İhtiyacınız olan tek şey, bilginizi etrafınızdaki yeni nesille paylaşabileceğiniz bir alan oluşturmak. Bu çalıştığınız ofis de olabilir, atölyeniz de ya da mahallenizdeki bir sosyal kurum da. Bilgisayar kültürüne hakim bir kaç genç mentorla birlikte, (ki bunlara Dojo diyorlar) çocuklara ayırdığınız haftalık serüveninizde birlikte öğrenmeyi öğrendiğiniz bir yer. Mentorluk, eğitimcilikten bir nebze farklı işliyor. Dolayısıyla bir CoderDojo buluşması, çocukların istekleri doğrultusunda gelişiyor. Bir hafta 3B yazıcı kullanmak isteyebilirler, ertesi buluşmada yeni hayallerini düşünüp yeni talepler geliştirebilirler. Genellikle 7-17 yaş arasındaki bir etkileşimden beslenmesi de, aslında nesiller arası bir sosyal paylaşım alanı olarak da varolmasını sağlıyor. Mahallenizdeki havalı bilgisayarcı abilerle birlikte takılmak, üretmek ve öğrenmek gibi de görebiliriz. Dolayısıyla katı öğrenme pratiklerinden ve eğitimci zihniyetinden oldukça uzak; daha çok birlikte öğrenmeye yönelendiren bir yapısı var.

Bakın Dojo’lar yeni eğitim biçimlerini nasıl yorumluyor:

CoderDojo hareketi hakkında ne düşünüyorsun? Dünya çapında yayılan bu hareketin hangi yönden sosyal faydaları oluyor?

Alper: CoderDojo, mevcut eğitim sistemine olan bağımlılığı azaltıyor. Örneğin eğitim sisteminin içinde cocuklara bilgisayar bilimleri eğitimi entegre edebilmek için, önce eğitmenleri yetiştirme sürecini beklemeniz gerekiyor. CoderDojo gibi yapılar bu zorunluluğu ortadan kaldırıp, bu ve benzeri alanlarda çalışan insanların da eğitim konusuna girmelerini sağlıyor. Böylece çocuklar alışkın olmadıkları bir sistemde yeni şeyler öğrenirken, alandaki profesyoneller de mentorluk yaparak eğitmenliğe adım atıyorlar. Bu durumun zincirleme halde büyümesi de cabası. CoderDojo yapamaya başladığımızdan beri konuştuğum veya mentorluk yapan birçok kişi şu anda ya mekanlarında benzeri projeleri başlatmış durumdalar ya da bir CoderDojo’da mentorluk yapıyorlar.

Orhan: CoderDojo son derece faydalı bir hareket, fakat vizyonu sadece “kod öğretmek” olduğunda kısıtlı kalıyor. Asıl vuruculuğu, bu kadar çocuğu okul dışında ve zorunlu olmadan bir araya getirip kendi kendilerine öğrenmeyi öğretmek. Aralarındaki ilişkileri ve iletişimleri okul sınıfı dışında bir ortamda geliştirmelerini sağlamak. Okul dışında öğrenilebileceği düşünülmemiş konuların – insan hevesli olduğu sürece- okul dışında da öğrenilebildiğini göstermek.

Sizce bu global hareket Türkiye’ye yeterince uyarlanabiliyor mu? Nerelerde sıkıntı yaşanıyor, nasıl geliştirilebilir ya da lokalize edilmeli?

Alper: İstanbul özelinde mekan anlamında uygunlandığını söyleyebilirim. CoderDojo yapan birçok mekan mevcut. Fakat gözlemleyebildiğim kadarıyla bu mekanlarda hala mentor eksikliği var. Üniversitelerin mevcut bölümlerini ve kişisel çevremizi daha etkin bir şekilde içeriye çekmemiz gerekiyor. CoderDojo dağıtık bir yapı olduğundan, her Dojo kendi sorun ve gereksinimlerine ihtiyaç duyuyor. Bu yüzden her Dojo, mentorlarına ve mekana gore lokalize oluyor. ‘Dijital okur-yazarlık’ konusunu elimizden geldiğince tabana yaymamız gerekiyor.

Orhan: Dünya çapındaki Dojo’lar hakkında ilk elden deneyimim yok, o yüzden karşılaştırma yapamayacağım. Fakat Türkiye’de ileri gitme açısından; bence ilk sırada yaygınlaşması gereken bilgi, Dojo kurmak zor değil. CoderDojo’nun kişileri veya kurumları engelleyen bir bürokrasisi yok, ki olsa bile insanlar CoderDojo’ya bağlı kalmak zorunda değiller. Burada çok güzel ve uygulamaya koyması nispeten kolay olan bir fikir var. İnsanlar denemeliler. “CoderDojo açtık, kimse gelmedi, komşunun iki çocuğuyla atölye yapıyoruz” demekten korkmamalılar. Bu bir başarısızlık değil, müthiş bir fayda.

Kendi deneyimlerinizden biraz bahseder misiniz? Nasıl çocuklar geldi, kimler neler yaptı, en enteresan deneyimleriniz neler oldu?

Alper: Mekanda çocukları olabildiğince sınırlamadan, kendi kafalarına göre takılabildikleri bir ortam yaratmaya çalışıyoruz. Şu ana kadar tek kuralımız çocukların makinelerin olduğu alanlara girmemeleri oldu mesela. Bunun dışında, o haftaya gore regülasyonlar uygulayabiliyoruz. Normalde belirli bir müfredatımız olmamasına rağmen, Dojo öncesi mentorlar arasında geçen bir konuşmayla o hafta ses işleme üzerine çalışabiliyoruz. İlk Dojo döneminde katılımcı çocuklar zorlayıcı ve güzel problemlerle geliyordu. Kişisel olarak o ekibin üretim ve öğrenim süreçlerinden daha çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Şu ana kadar duyduğum en şaşırtıcı şey; Bager’in bir video göstermek istediğinde çocuklardan birinin “Abi youtube’a yükle, ben buradan izlerim” demesiydi, çünkü aralarındaki mesafe 5 metreydi.

Orhan: Dojo’muzu ziyaret eden bir sürü okul öğretmeni veya öğretmenlik öğrencisi oldu. Hemen hepsinden muhabbet arasında şu hikayeyi duydum: “Geçen bir öğrencim bir soru sordu, eyvah! Cevabı bilmiyorum! Allah’tan X oldu da geçiştirdim, kurtardım.” Eğitmenlerin bir şeyi bilmediklerini söylemekte zorlanmaları bana çok ilginç geliyor. Zaten kimi insanların kimi şeyleri bilmedikleri varsayımına dayanmıyor mu eğitim?

Mentorluk iletişimini nasıl buluyorsunuz? Sizce de eğitim sistemi bu yönde değişmeli mi?

Alper: Mentorluk sisteminin klasik sistemden en büyük farkı, ilişki başlarken aradaki hiyerarşik düzeni kurmamış olmanız. Eğitim sistemindeki alışkanlıklardan sıyrılarak, iletişimi daha kuvvetli bir yöne doğru itiyor. Bu iletişim yöntemi giderek katılımcıyla mentor arasında zorunluluktan değil, gereksinimden doğan bilgi alışverişini de güçlendiriyor. Benim açımdan bir mentorun bir öğretmenden ayrıldığı nokta öğretme zorunluluğundan öte katılımcıların sorularını cevaplama tarafı oluyor.

Orhan: Bizim usta-çırak olarak bildiğimiz ilişkiye çok yakın. Çocuk başına düşen ilgi arttığı için soru cevaplamak, sorun çözmek daha kolay. Dersler yerlerini birebir anlatımlara, ödevler ise projelere bırakıyor. Bilginin sığ olarak genişlemesindense derinleşmesi söz konusu. Bu yüzden, iki tür eğitime de ihtiyaç var. İnsanlar ilgilendikleri konularda derin, ilgilenmediklerinde ise sığ eğitim almalılar.
Örgün eğitim sisteminin buna değişmesinden ziyade, bunu da içermesi lazım. Fakat burada bir insan kaynağı problemi var. CoderDojo gibi hareketlerin kapatmayı hedefledikleri açık da bu zaten.

Maker Hareketi ve CoderDojo arasındaki ilişkiden biraz bahsedebilir misiniz?

Alper: CoderDojo ve mentorluk yapma durumu, maker hareketi ve son 20 yılda gelen dijital dönüşümün bir sonucu bana kalırsa. DIY akımının getirdiği kendi başına öğrenme motivasyonu, çocuklara yönelik platformların oluşması ve bu platformların kullanma ve öğrenme süreçlerinin kolaylasması, eğitim konusunda yaşın giderek küçülmesini sağlıyor.

Orhan: Bizim Dojo (İskele47) için, son derece içiçeler. Aslında CoderDojo adı aldında maker Dojo’su yapıyoruz. Bilhassa ortamın getirdiği bir yönlendiricilik var. Atölyede Dojo’nun da yapıldığı üst katın çoğunluğu maker projeleri için tasarlanmış veya “evrilmiş” demek daha doğru bu durumda. Etrafta bir sürü rastgele “oyuncak”, tasarımla ürünleşme arasındaki skalada muhtelif yerlerde duran işler var. Bir çoğu çocuklarda ve yetişkinlerde! merak uyandırıyor. Biz işleri anlatırken, karşı taraf hangi kısımlarıyla ne kadar ilgilendiğini veya ilgilenmediğini çıkartıyor. Çoğu zaman “o zaman hadi, senle ben de bir X yapalım!” cümlesi sarf ediliyor. Hala çocuklarla beraber yetişkinlerden de bahsediyorum. Bu heves harekete dönüşmese bile, heves olarak tanımlanmış oluyor. Kişinin kafasında “demek ki ben X’le ilgileniyorum” düşüncesi oluşuyor.

Çocuklar en çok hangi üretim araçlarından hoşlanıyor? Bilgisayar, elektronik, analog.. vs?

Alper: Dijital ve fiziksel bir arada diyebilirim. Scratch veya farklı bir platformdan üretim süreci de, üretilenlerin bir kart ve sensor aracılığıyla fiziksel dünyaya bağlanması durumu da sihirli geliyor

Orhan: Çocuktan çocuğa değişiyor, ki olması gereken de bu. Kimisi bilgisayar başında olduğu sürece rahat, kimisi yine bilgisayarda ama daha belirli şeylere ilgi duyuyor. Kimisi elleriyle dokunamadığı şeyle ilgilenmiyor. Küçük yaşlarda kablolu elektronikle ilgilenen pek yok, mıknatıslı hazır kitler tercih ediliyor. (Makey, littleBits) Fakat çocuklar okul çağında oldukları için ortak dersler verebiliyoruz, Scratch gibi. Sonra oradan ilgi alanlarına dağılıyorlar; kimisi eliyle yaptığı bir heykele, kimisi Minecraft’a bağlıyor Scratch projesini.

Yeni neslin dijital araçlarla (bilgisayar, telefon, elektronik vs.) ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çabuk kavrıyorlar mı? İnternetle kurdukları ilişkide ‘yeni’ diye tanımlayabileceğiniz yerler var mı?

Alper: Çocukların kurdukları ilişki çok kuvvetli. Bu durum cihazı ve olayı anlama konularında fayda sağlasa da, cihaz bağımlılığını da beraberinde getiriyor. Hep tablet kullanan bir çocuk diz üstü bilgisayarında ekranın dokunmatik olduğunu düşünebiliyor. Öte yandan uzun sure bilgisayar başında kalan çocukların ailelerinde de bir endişe oluşabiliyor. Yeni dediğimiz kavram klasik anlamda duruş sergileyen bireylere yeni geliyor. Sokak yerine bilgisayarda vakit geçiren çocuğun sosyallik anlayışının farklı bir şekilde gelişmesi gibi. Bilgisayar başında ne yaptığınızdan öte, o vakti ne kadar efektif geçirdiğiniziz önemi ortaya çıkıyor.

Orhan: “Yeni nesil” oldukları için bir sürü varsayımdan uzaklar. Yetişkinlerin çoğunun kendi önlerini kapatmak için söylediği “ay ben beceremem öyle şeyleri” gibi bir lafları yok. Ne tür şeyleri sevip sevmediklerini bilmedikleri için, tercihleri yok veya spontane. Örgün eğitim sisteminin zorladığı ödev veya çalışmalar dışında boş vakitleri var. Bütün bunlar birleştiğinde inanılmaz bir keşif gücü ortaya çıkıyor. Ne zaman, nereye, /nereden/ varacakları hiç belli olmuyor. İzlemesi çok zevkli.


NIGEL STANFORD: MÜZİĞİ GÖSTERENLER

Plakaların üzerine atılan tozlar ve frekanslarla evrenin estetik/matematikel algısını gün yüzüne çıkaran deneyler. Cymatics, sesin frekanslarını izleyebildiğimiz eski bir deney yöntemi. Metal plaka üzerine verilen titreşimlerin, kum tanelerini belli bir forma sokması mantığı üzerine kurulu. Bu ve benzeri deneyleri müzikle bir araya getirmenin tadını Yeni Zelandalı müzisyen Nigel Stanford’ın videosuyla deneyimledik. Nigel, okyanus ötesinde kafayı kırıp 18 aylık yoğun bir çalışmanın ardından, Faraday kafesinden Cymatics deneylerine uzanan bir video hazırlamış. Ben de interneti bu kadar hızlı ele geçiren bu yaratıcı zihinle az biraz sohbet etme şansı yarattım. Bakın neler konuştuk:

İçinde hem sanat hem bilmi barındıran bir proje yapmaya nasıl karar verdin?
Müzikçalarlardaki ekolayzırlartan tut, Winamp ve iTunes görsellerine kadar müziğin görselleştirilmesine her zaman ilgiliydim. Ama birçoğu benim için ufak bir hayal kırıklığıydı, çünkü sadece mikslenmiş stereo parçalar kullanılarak görselleştirilme yapılıyordu. Bas için ayrı, gitar için ayrı bir görsel oluşturmayı hep çok istedim. Sonra maddeyi sesle hareket ettirebileceğimi gördüm ve bu fikir ortaya çıktı.

Bilime zaten merakla mıydın?
Sadece hobi olarak! Akustik ve rezonanstan anlıyorum ve deneylerin birçoğu de bunun üzerine kurulu.

Böyle bir projeye başlarken ilk ilham kaynağın neydi?
1999 yılında beyindeki ses ve görsel fonksiyonların bozukluğunu anlatan  ‘Synesthesia’ adında bir belgesel izlemiştim. Bu rahatsızlığa sahip olan insanlar renk gördüklerinde ses duyabiliyorlar, ya da ses duyduklarında renk görebiliyorlardı. Benim böyle bir rahatsızlığım yok, ama her zaman bas frekanslarının kırmızı, tizlerinse beyaz olduğunu hissetmişimdir. Bu bana her sese uygun görsel bir elementin olduğu video yapmanın süper bir fikir olabileceğini düşündürdü. Yıllar sonra Cymatics, yani ses frekanslarını görselleştirme üzerine bir kaç video izledim ve bu fikir ortaya çıktı.

Projenin çekim ve araştırma süreçleri ne kadar sürdü?
Araştırma sanırım 3 ay kadar. Bir ayda gerekli araçları inşa ettik ve 2 günde de çektik. Çok uzun sayılmaz. Toplamda videonun başlangıcından bitişi 18 ay sürdü.

Bilim dünyasından favorin var mı? Kim ve neden?
Sanırım DaVinci, çünkü hem bilim insanı, hem sanatçı ve her ikisinde de çok iyi.

Müzikal duruşun bilime çok yakın duruyor. Bilimin en çok hangi alanıyla ilgilisindir? Evren, uzay ya da elektronik ve mühendislik mi?
Bilim ve teknolojiyle ilintili her şeye ilgimi çekiyor. Uzay da bunun bir parçası. Hepsi birbiriyle ilgili aslında.

Disiplinlerarası çalışmalar hakkında ne düşünüyorsun? Eğer fırsatın olaydı neleri bir araya getirmek isterdin? Bize biraz hayal ettiğin projelerinden bahseder misin?
Yaptığım şey aslında hayal ettiğim bir projeydi, şimdi ise bir sonrakini düşünmeliyim. Bir sonraki hayalim, sanırım bir mühendislik dükkanına giriş ayarlamak ve belki de robotik işler.

Sese göre deney değil, deneylere göre müzik yaptın. Ters yönde çalışmak nasıl bir şeydi? Hoşlandın mı?
Hiç sorun olmadı. Her enstrüman için bazı limitlerim vardı. Mesela, kum plakası anlık değildi ve her notanın şeklinin oluşması için uzun bir süre aynı kalması gerekiyordu. Limitlerimin olması iyiydi aslında. Sonsuz olasılığınız yoksa, birşeyleri yapmak daha kolay olabiliyor.

Canlı çalıyor musun ve performanslarında bu deneyleri kullanmayı düşünüyor musun?
Uzun zamandır canlı performans yapmadım ama yapmak isterim. Hemen hemen tüm deneyleri canlı da kullanabiliyorum.

Wellington’da hayat nasıl?
Wellington yaşamak için müthiş bir yer, ama aynı zamanda dünyanın en rüzgarlı şehri!

Bize biraz Yeni Zelanda’daki müzik scene’inden bahseder misin?
Uzun bir zaman çok küçük bir scene vardı. Ben büyüdüğümde, stüdyolar gitmek için çok pahalıydı ve birçok grup güzel kayıtlar yapamıyordu. Radyolar sadece Amerika ve İngiltere’den parçalar çalıyordu ve yılda belkide bir kez Yeni Zelanda parçası duyabiliyordunuz. Sonra bilgisayarla kayıt bu işi epey ucuzlattı ve internet insanları kolayca bir araya getirmeye başladı. Bir yandan Yeni Zelanda albüm satışlarıyla hayatta kalmak için çok küçük bir yer. Yine de tümüne baktığımda daha önce olduğundan iyi şu an. İnternet olmadan Lorde gibi birinin ortaya çıkması imkansız olurdu. Eminim Lorde diğer Yeni Zelandalı şarkıcılardan çok daha fazla ilham verici.

Frekanslar ve müzik arasındaki ilişkiye dair ne düşünüyorsun? Bu konuda ne hissediyorsun?
Ses belli bir frekansa sahip olduğunda onu nota olarak algılıyoruz. İki nota frekans oluşturup birlikte güzel ses çıkarırlarsa, müzik akoru oluşuyor. Örneğin LA saniyede 440’lık bir döngüye, Mİ ise 660’lık bir döngüye sahip ve bu diğerlerinden 1.5 kez daha hızlı demek. Bu da demek oluyor ki her 1.5’luk döngülerde iki nota bir araya geliyor. Her nota akoru birbiriyle ilişkili ve her akor da yine birbiriyle matematiksel olarak ilişkili. Bunları biliyorum ama müzik yaparken çok da düşünmüyorum. Genellikle aklımda bir parça mırıldanıyorum ve onu bilgisayara yazıyorum.

Cymatics videodandaki deneylerden en çok hangisini seviyorsun? Bir favorin var mı?
Sanırım Ruben alev tüpü en eğlencelisiydi. Görsel olarak çok cool’du, kontrolü kolay ve tutarlıydı. Artı, onu ben yaptım!

English Version


GAZETECİ ÇOCUĞUN ÇOK SESLİ KİŞİSEL ORKESTRASI: DUBFX

Einstein’a başarının sırrını sorduklarında oldukça net bir yanıt verir; A = X + Y + Z. Yani, çalışmak (X), çalıştığı konuyu oyun gibi görmek (Y), konuşmak yerine üretmek (Z).

Bazı zaman olur, rutin hayat anlamını yitirir ve yola çıkmaktan başka şansınız kalmaz. Özellikle Avustralya gibi dünyanın oldukça uzak bir noktasındaysanız, bu yolculuğun uzun olması kaçınılmazdır.

Benjamin Standford (Dub Fx) lise kantininde arkadaşlarıyla freestyle rap yapan, buna ritim lazım diyerek beatbox’a merak saran bir çocuk. Önceleri Melbourne’de bir eczane için yaşlılara ilaç taşıyarak hayatını kazanır. Sabahları herkesten önce kalkmak, saatlerce sokak sokak dolaşıp gazete dağıtmak ikinci işi olur. Kafelerde çalışır, müzik yapar, grup kurar. Yaklaşık 5 sene öncesine kadar da Melbourne’de rutin sayılabilecek bir hayatı vardır.

Bir çoğumuz Benjamin’le eğer bir sokakta rast gelmediysek, Youtube videolarıyla tanıştık. Kendi gbi MC’lik yapan kız arkadaşı Flower Fairy ile Manchester’da tanıştığından beri birlikte takılıyorlar. Flower Fairy elinde CD’lerle sokaklarda salınırken, kendine Dub Fx diyen bir adam da sadece kendi sesini manipüle ederek müzik yapıyor. Yeterince ilginç olduğu için Facebook ve Youtube popülerliğini ikiye katlıyor. Kısa zamanda çeşitli prodüktörlerin ve mekan sahiplerinin ilgisini çektiğinde, artık bu işten para kazanmaya da başlıyor. Her ne kadar rüzgarın sürüklediği yere doğru akarım dese de, artık kendisini performansa çağıran kulüpler, markalar, lansmanlar var. Bu da Benjamin’in işine geliyor gibi. Çünkü, sevgilisi Flower Fairy ile birlikte aile kurmak ve ülkesine geri dönmek için ufaktan planlarını yapmış bile. Hayalleri arasında artık seyahat değil, bir stüdyo ve bahçesinde koşturan çocukları var.

Dub Fx müzik işlerine grubu Twitch’le başlar. Fakat Avrupa’ya uzanmak istediğinde koca bir grubu yanında taşımaktansa, zihninde bir grup yaratmak daha akılcıdır. Önceleri Ipod’ta çaldığı parçalar üzerine gitar ve vokalle eşlik ederek sokak performansları yapar ama, her gittiği yere gitarını götürmek istemez. İşte buna en güzel alternatif, gitar pedalları ve kendi sesini “loop” edebilmesini sağlayan mini mucize cihaz “Loop Station” olur. Dub Fx ismiyse, Benjamin’in köklerinde aslında reggae, dub ve hip hop etkisinin yoğunluğundan kaynaklı. Dnb türüyle kız arkadaşı sayesinde tanışırken, dönemin popüler sound’ı dubstep’le ise İngiltere maceralarında karşılaşır. İlk görüşte aşk dedikleri dub ve bass birlikteliği, Dub Fx’in pedallarında yer ederken, İngiltere’nin MC’leriyle birlikte performanslara çıkmaya başlar.

2010 yılında, Melbourne’lü prodüktör Sirius ile anlaşarak ‘Dub Fx and Sirius –  A Crossworlds’ adında bir albüm çıkarır. 138 – 145 BPM arasında, dubstep türünün izlerini yoğunlukla taşıyan, güçlü baslar ve sub frekansları olan albümde bu kez beatbox yapmaz.

Dub Fx’’in başarısının ardında canlı performanslar, kulaktan kulağa yaygınlık ve sosyal ağların rolü büyük. İçselleştirdiği birçok mevzuyla aklını kurcaladığından, şarkı sözleri pek bir sofistike. Geçmişinden başlayarak, kendi yaptığı bireysel seçimlerden bahsediyor, bir yandan da dünya olayları ve kişilerin kendilerini gerçekleştirmelerine yönelik mesajlar veriyor. Özellikle “Society’s Gates” parçasında, filozof Sokrates’in hayatı ve sosyal öneminden bahseder.

Gerçeklik, genel görelilik, evren ve dünya üzerine kafa yoran bir müzisyen Benjamin. Aynı zamanda da büyük bir çizgi roman fanatiği. Özellikle Vertigo yayınlarının karanlık hikayeleri ilgisini çekiyor. İsyankar bir rahibin garip hayatını konu alan ‘Preachers’ ve insanlara hesaplaşma şansı tanıyan bir örgütle ilgili ‘100 Bullets’ en sevdiği çizgi romanlar. Söylenen o ki, kendisi de şu sıra kafasını kurcalayan “gerçeklik” sorgusuna yönelik çizgi roman hazırlama girişimlerinde.

Müzik, sanat, çizgi roman ve kültüre meraklı, bizden biri gibi Benjamin Standford. Toplumun geri kalanından farkı, cesaret edip yola koyulması ve kendini ifade edecek araçları yaratıp hikayesini anlatabilmesi. Sonrası zaten kendi kendine yolunu çizmiş gibi.

Einstein’a başarının sırrını sorduklarında oldukça net bir yanıt verir; A = X + Y + Z. Yani, çalışmak (X), çalıştığı konuyu oyun gibi görmek (Y), konuşmak yerine üretmek (Z). Benjamin Standford’ın beş senelik macerası da formülün canlı kanıtı sanki.