PLAZMA CAMİASININ 'SİYAH ATI'

Bilimciler uzun zamandır nükleer füzyondan temiz bir enerji kaynağı oluşturmanın peşindeler. Max Planck Plazma Fizik Enstitüsü bu konuda yeni bir yöntem üzerine çalışıyor. Geçtiğimiz sene, 1.1 milyon saatin sonunda dünyanın en büyük ve türünün tek örneği olan Stellarator adını verdikleri nükleer füzyon makinasını tamamladılar. Bir sürü farklı katmandan oluşan ve plazma fizik camiasının “siyah atı” olarak bilinen Stellarator’un W7-X katmanın bile yapımı 19 sene sürmüş. Mühendisler, bir sene süren yoğun testlerin ardından 1.1 milyar dolarlık makinayı yakında ateşleyecekler.


MEDİTASYON SIRASINDA ZİHİN

66 yaşındaki genetikçi ve aynı zamanda Budist bir keşiş olan Matthieu Ricard, ‘mutluluk ustadan öğrenilir mi?’ sorusuyla yola çıkanlardan. Yanıt bulmak için bilimsel araştırmaya girişen Ricard, sinirbilimcilerin daha önce duymadığı bir beyin dalgası bulmuş! Beyindeki bu beklenmedik aktivite, bilimcilere göre Ricard’ı dünyanın en mutlu insanı yapıyor.

“Meditasyon ağırlık kaldırmak gibi, zihin için bir tür egzersiz. Herkes beynini çalıştırarak mutlu olabilir.”

Wisconsin Üniversitesi’nde yapılan çalışmada Ricard’ın kafatasına 256 adet sensör yerleştirildi ve meditasyon yapması istendi. Ricard, “şevkat” üzerine odaklandığı bir meditasyona başladı. Bilimciler kısa süre içerisinde gamma dalgalarının tüm beyinden yayılmaya başladığını gördü. Ayrıca sol prefrontal kortekste aşırı bir aktivite gözlendi. Peki bu ne anlama geliyordu? Mutlu olmak için gamma dalgalarına mı ihtiyacımız var?

“Budizmin açığa çıkarmaya çalıştığı şey bu; mutluluğun ve acı çekmenin mekanizması. Bu aslında zihnin bir bilimi.”

Keşişler, saatlerce meditasyon yaparak böyle bir seviyeye ulaşabiliyorlar. Dolayısıyla bir anda benzer alanları tetiklemek mümkün değil, ama günde 20 dakikalık bir meditasyonla 3 hafta içerisinde zihinsel aktivitede ciddi değişimler gözlemleniyor. Dolayısıyla mutlu olmak, aslında zihinde ve ona gösterdiğimiz ilgiyle başlıyor.

6806ca28238114a1fab13361b0720c85Keşişler bu bilgiyi yaymak ve meditasyonun faydalarını anlatmak için “Mutluluk: Hayatın En Önemli Yeteneğini Geliştirmek”  kitabını hazırladılar ve 100’den fazla proje için kitap bağışında bulundular.

Eğer kendi zihninizi bir üst sürüme çıkarmak istiyorsanız, daha farkında, daha bilinçli bir zihne sahip olmanın yolu günde 20 dakikalık meditasyondan geçiyor. Beynin otomatik işlevleriyle kendi kendine yolunu bulmasındansa, siz kendi beyninizin sahibi olabilir ve bilinçli bir şekilde düşünceyi evirebilirsiniz. Denemesi bedava!


SİNİRBİLİMCİLERE GÖRE MUTLU OLMANIN YOLLARI

happy_brain

Herkes bir şekilde mutlu olmanın formülünü arıyor olabilir. Bu durumda en güvenilir kaynak tabi ki, beynin işleyişi konusunda zombiye bağlayan sinirbilimciler olabilir. UCLA sinirbilim araştırmacısı Alex Korb, hayatta mutluluğu yaratmanın yolları üzerine çıkarımlarda bulunmuş.

1. En önemli soru ne zaman düşük hissettiğinizdir.

Bazen sizin de beyniniz gerçekten mutlu olmak istemiyor mu? Kendinizi güçlü ya da utanç dolu mu hissediyorsunuz? Ama neden? İster inanın, ister inanmayın ama, suçluluk ve utanç beyninizin ödül mekanizmasını aktive ediyor.

Farklı duygular olmalarına rağmen, gurur, utanç ve suçluluk benzer sinir bölgesini uyarıyor; dorsomedial prefrontal cortex, amygdala, insula ve nucleus accumbens. İlginç bir şekilde, gurur da bu bölgeyi tetikleyen en güçlü duygu, tabi suçluluk ve utancın aktive ettiği nucleus accımbens bölgesi hariç. Bu, neden kendimizde suçluluk ve utanç hissetmenin cazip olduğunu açıklıyor; çünkü beynimizdeki ödül merkezini aktive ediyor. (The Upward Spiral)

Ayrıca bir yandan da çok mu edişelisiniz. Peki ama neden? Kısa dönemli olarak endişelenmek beyninizin iyi hissetmesini sağlayabilir, en azından problemlerinize yönelik bir şeyler yaparken.

Kaygı, medial prefrontal cortex’in aktivitesini arttırırken, amygala’nın aktivitesini azaltryor; böylelikle limbik sisteminizi sakinleştiriyor. Bu biraz doğru görünmese de, bir yandan da kaygılı hissediyorsanız, bunun hakkında bir şeyler yapmak hiçbirşey yapmamaktan iyidir. (The Upward Spiral)

Ama suçluluk, utanç ve endişe çok kötü bir uzun dönem çözümüdür. Peki sinirbilimciler bu konuda ne yapmamızı öneriyorlar. Kendinize şu soruyu sorun:

Ne için şükran duyuyorum?

Şükran inanılmaz birşeydir. Gerçekten de beyninizi biyolojik seviyede dönüştürür. Wellbutrin gibi antidepresanların beyninizde ne yaptığınızı biliyor musunuz? Dopamin seviyenizi arttırıyorlar ve şükran da aynı şeyi yapıyor diyebiliriz.

Şükranın faydaları dopamin sisteminde başlıyor, çünkü şükran duyduğunuzda beyin kökünüz dopamin salgılamaya başlıyor. Buna ek olarak, başkalarına karşı şükran duyduğunuzda sosyal dopamin devreleri artmaya başlıyor ve bu da sizin insanlarla sosyal iletişiminizi daha keyifli kılıyor.(The Upward Spiral

Peki Prozac’ın ne yaptığını biliyor musunuz? Serotonin seviyelerinizi arttırıyor ve aslında şükran da aynı şeyi yapıyor.

Şükranın en güçlü özelliğinden biri de serotonin seviyelerini arttırması. Şükran duyduğunuz şeyler hakkında düşünmek, sizi hayatınızın pozitif tarafına doğru odaklanmaya sürüklüyor. Bu basit hareketle anterior cingulate cortex’iniz de serotonin salgılamaya başlıyor. (The Upward Spiral)

Bazen hayatınız gerçekten çok fena bir çamura saplanmış ve kesinlikle şükran duyacak bir şey bulamıyor olabilirsiniz. Önemli değil, çünkü sadece bunu aramak bile çalışıyor:

“Şükran duyduğunuz şeyi bulmak aslında o kadar da önemli değil. Şükran duyacağınız şeyleri düşünmek ya da hatırlamak bile duygusal zekayı güçlendiriyor. Bir çalışmaya göre şükran arayışı ventromedial ve lateral prefrontal cortex’teki nöron yoğunluğunu etkiliyor. Bu yoğunluk değişimi duygusal zekanın artmasına neden oluyor ve bu bölgedeki nöronlar daha aktif çalışmaya başlıyor. Yüksek duygusal zekayla, şükran duymak çok daha kolaylaşıyor.”

Şükran yalnızca beyninizi mutlu etmekle kalmıyor, aynı zamanda ilişkilerinizde daha pozitif bir etki de yaratıyor. Bu yüzden önemsediğiniz kişilere şükran duygunuzu ifade etmekten kaçınmayın.

2. Negatif Duyguları Etiketlemek

Çok kötü hissediyorsunuz ve buna bir isim veriyorsunuz. Üzgün, kaygılı, kızgın?

İşte bu kadar basit. Aptalca geliyor değil mi?

“fMRI’da yapılan Duyguları Kelimelere Dökmek adında bir çalışmda, insanlar başkalarının duygusal yüz ifadelerini izlediler. Her katılımcının amygdalası ortalama olarak aktive oldu. Fakat onlara bu duyguların isimleri sorulduğunda ventrolateral cortex’leri aktive oldu ve bu da amygdala’daki aktiviteyi azalttı. Başka bir deyişle, duyguları bilinçli bir şekilde tanımlamak etkilerini azaltıyor.”

Duyguları bastırmak ise kesinlikle çalışan bir yöntem değil ve sonradan karşınıza bir düşman olarak çıkabilir.

“Duygularını bastıran insanlar çoğunlıkla daha büyük sorunlarla karşılaşıyor. Dışarıdan bakıldığında iyi gözükseler de, limbik sistemleri tetiklenmeye devam eder. Hatta bazı durumlarda, normalden daha fazla uyarılabilir. Columbia Üniversitesi’nden Kevin Ochsner, fMRI’da yaptığı çalışmalarda bu sonuçların tekrarlandığını ortaya çıkardı. Çalışmayan birşeyi yapmaya çalışmak, bazen sizi daha kötü duruma sokabilir.”

Your Brain at Work: Strategies for Overcoming Distraction, Regaining Focus, and Working Smarter All Day Long

Kadim yöntemlerden biri belki bu durumu değiştirebilir. Meditasyon yüzyıllar boyunca kullanılan bir yöntem oldu. Etkiletlemek, mindfulness için temel bir araç. Ayrıca, tanımlamak beyni o kadar güçlü etkiliyor ki, başka insanlar için de çalışıyor. Duyguları tanımlamak, FBI rehine müzkarelerinde de kullanılan bir yöntem.

3. Karar Verin

Karar verin ve beyniniz biraz dilensin. Çalışmalar gösteriyor ki, karar vermek problemleri çözmese bile endişe ve kaygıyı azaltıyor.

“Karar vermek, hedef belirlemek ya da niyetlenmek olsun, hepsi de benzer sinir devresini çalıştırıyor ve prefrontal cortex’i pozitif olarak etkiliyor, endişe ve kaygıyı azaltıyor. Karar vermek ayrıca sizi negatif rutinlere ve etkilere sürükleyen striatum etkisini de azaltıyor. Son olarak, karar vermek dünya algınızın değişmesini sağlıyor ve limbik sisteminizi sakinleştirerek problemlerinize çözüm bulmanızı kolaylaştırıyor.” (The Upward Spiral)

Ama karar vermek elbette ki kolay olmayabilir. Ne tür kararlar almalısınız? Sinirbilimin yine bir yanıtı var…

“Yeterince iyi” karar vermeniz yeterli. %100 en iyi kararı vermek için ter dökmenize gerek yok. Tüm kusursuzluk peşinde olanlar bu durumda strese girebilir. Ama beyin dersini bu konuda da çalışıyor. Kusursuz olmaya çalışmak beyninizi duygulara boğabilir ve sizi kontrolden çıkarabilir.

“Yeterince iyi yerine, en iyisini yapmaya çalışmak karar verme aşamsında ventromedial prefrontal aktivitesine çok fazla duygu yükleyebilir. Buna karşılık olarak, yeterince iyi olan birşeye karar vermek dorsolateral prefrontal cortex bölgesini aktive eer ki, bu da daha kontrollü olmanıza yardımcı olur. “

Bu yüzden en iyi kararı vermeye çalışmak yerine, “yeterince iyi” bir karar verip beyninizin kontrolünü kaybetmemek daha doğru bir yol gibi. Çünkü kotrollü hissetmek stresi azaltrır ve karar vermek zevki arttırır, çünkü ödül mekanizmanızı uyararak dopamin salgılamanıza neden olur.

Kanıt mı lazım? Hadi kokaine bakalım.

İki tane fareye kokain enjekte edilir. Farelerden biri levyeyi çeker. Diğeri ise hiçbirşey yapmaz. Farkı ne? Çünkü birinci farenin daha çok dopamin salgılayabiliyor. Bu kadar basit.

Peki buradaki ders nedir? Bir daha kokain satın alırken şunu dikkat edin, yok yok konumuz bu değildi. 🙂 Konu şu ki, bir hedef için karar verdiğinizde ve ona ulaştığınızda birşeyler şansa gerçekleşiyorsa kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Bu da aslında gym’de neden insanların bu kadar vakit geçirdiğini az çok açıklıyor. Gidiyorsunuz, çünkü gitmeniz gerektiğini düşünüyorsunuz. İyi ama çok da gönüllü bir karara benzemiyor. Beyninizdeki zevk artmıyor. Sadece stres hissediyorsunuz. Bu da iyi bir egzersiz alışkanlığı değil. Yani aslında kendiniz için iyi birşey yapmaya çalışırken, suçluluk duyduğunuz için stres seviyeniz yükseliyor. Bu yüzden daha kararlı olun.

Sinircilimci Alex Korm, durumu şöyle özetlemiş:

“Sevdiğimiz şeyleri sadece seçmeyiz; ayrıca seçtiğimiz şeyleri de severiz.”

Şimdi, şükran duruyorsunuz, negatif duygularınızı tanımlıyorsunuz ve daha fazla karar alıyorsunuz. Harika! Ama yine de bu mutluluk tarifinde kendinizi bi çıt yalnız hissediyorsunuz.  Hadi buraya biraz insan getirelim.

4. İnsanlara Dokunun

Kabul edelim, sevgiye ve kabul görmeye dair kaçınılmaz  bir ihtiyacımız var. Yapmadığımız zaman, acı çekiyoruz. Garip ya da hayal kırıklığı yaratan birşey demiyorum. Gerçekten acı çekiyoruz. Sinirbilimciler bu konuda da tabi ki bir çalışma yapmışlar. Hatta bunun için top çarpıştırmaca video oyununu kullanmışlar. Diğer oyuncular topu sana attığında, sen de onlara atıyorsun. Açıkçası, başka oyuncu yok, hepsini bilgisayar yapıyor. Ama, deneklere oyuncuların gerçek insan olduğu söyleniyor. Peki bu durumda, “diğer oyuncular” düzgün oynamaz ve topu paylaşmazsa ne olur? Deneklerin beyninde, fiziksel acı bölgeleri tetikleniyor. Reddedilme sadece kalp kırıklığı gibi acıtmıyor, açıkçası daha çok ayağınız kırılmış gibi hissediyorsunuz.

Açıkçası fMRI’da yapılan deneye göre, sosyal dışlama beynin fiziksel acı bölgesini tetikliyor. Eğer bir şekilde paylaşma, topu atma eylemleri durur da, oyuncular bir kişiyi dışlar ve kendi aralarında oynamaya başlarsa, fiziksel acıya benzer bir his yaşanıyor. Küçücük bir sosyal dışlanma duygusu bile beynin fiziksel acı bölgesi olan anterior cingulate ve insula’yı uyarıyor.

İlişkiler beyniniz ve mutluluğu için çok önemli. Bunu bir sonraki seviyeye taşıyalım mı? İnsanlar dokunun.

Oksitosin salgılamanın yolu dokunmaktan geçiyor. Açıkçası, insanlara her zaman dokunmak uygun olmuyor ama el sıkışma ya da sırt sıvazlama gibi küçük dokunuşlar da yeterli. Yakın hissettiğiniz insanlara daha sık dokunmaya çalışın. Çünkü dokunmak inanılmaz güçlü. Sizi daha ikna edici kılar, takım performansınızı arttırır, flört yeteneğinizi güçlendirir ve hatta matematik yeteneklerinizi bile etkiler. Dokunma bunun yanısıra acıyı azaltır, hatta çalışmalar gösteriyor ki evli çiftlerin ilişkileri güçlüyse, dokunmanın gücü de doğru orantılı olarak artıyor.

Bugün birilerine sarılın. Ama küçük hızlı sarılmalardan bahsetmiyoruz. Onlara sinirbilimcilerin uzun sarılmaları önerdiğini söyleyebilirsiniz. Sarılmak, özellikle de uzun sarılmak oksitosin hormonunu açığa çıkarırken, amygdala’nın aktivitesini azaltıyor.  Araştırmalar gösteriyor ki, günde 5 sarılma 4 hafta içinde size inanılmaz bir mutluluk verebilir.

Toparlayacak Olursak

+ Şükran duyduğunuz şeyi sorun. Cevap yok mu? Önemli değil. SAdece aramak bile yeterli.

+ Negatif duygularınızı belirleyin. Onlara isim verin ki, beyniniz sizi daha fazla rahatsız etmesin.

+ Karar verin. Dünyanın en doğru kararını değil, yeterince iyi kararlar da uygun.

+ Sarılın, sarılın ve sarılın. Yazmayın, sms atmayın, aramayın, gidip dokunun.

Çünkü, herşey birbirine bağlıdır. Şükran, uykuyu düzenler. Uyku düzeni acıyı azaltır. Acının azalması modunuzu yükseltir. Modunuzun yükselmesi, endişenizi azaltır ve birşeylere odaklanıp plan yapmanıza imkan sağlar. Odaklanma ve plan yapma karar vermenizi kolaylaştırır. Karar vermek ensişeyi azaltır, keyfi yükseltir. Keyif, size daha fazla şükran duygusu verir ve böylece herşey tekrar başa dönüp birbirini tetikler. Keyifli olmak, sizi aynı zamanda daha sosyal yapar ve bu da mutluluk olarak size geri döner.


NURTOPU GİBİ YAPAY ZEKA

Yapay zeka sistemlerini çok uzundur teste tabi tutuyoruz. Satranç oynatıyoruz, dünya birincisini yenmesine seviniyoruz falan. Şimdi de sıra insan zekasını ölçmekte kullandığımız IQ testine tabi tutmaya gelmişti.

Illinois Üniversitesi’nde yapılan teste göre en yetenekli yapay zekanın ortalam zekası 4 yaşında bir çocuğunkine eş değer. IQ testleri, insan zekasını ölçme üzerine kurulu bir test yapısı, ve tabi ki bazı sorularda bilgisayarlar bizden kat kat daha hızlı ama iş çevreyi algılama ve değerlendirmeye geldiğinde bu zeka yetersiz kalabiliyor ve hala bir bilinç geliştirmekten uzak olduğunu net ortaya çıkarıyor.

MIT’nin 1990’larda oluşturduğu AI makinesi ConceptNet, ilk test edilen sistemlerden. Onda da benzer sonuçlar ortaya çıkmış; dilbilgisi ve benzerlik testlerinde aşırı yüksek skorlar, nedensellik ve anlamlandırmada beceriksizlikler.

Yine de son zamanlarda gelişen ve özellikle dil işleme konusunda uzmanlaşan yapay zekalar, görmeye başlayan neural network’ler düşünülürse, bu 4 yaşındaki çocuğun hızlı büyümesi yüksek ihtimal.

 

 


SİNİRBİLİM VE BUDİZM

Screen Shot 2015-04-15 at 01.55.43

Budizme göre hiçbirşey sabit değildir, herşey bir akışın içinde sürekli olarak değişir. Dolayısıyla, bilinç de bu değişen şeyler arasında. Sinir bilim açısından da aslında durum çok farklı değil. Beyin, beden ve buna bağlı olarak zihin de sürekli bir değişim halinde.  Bu durumda sinirbilim ve Budizm arasında bağ kurmak, özellikle mindfulness (yargılamadan anda olmak) ve meditasyonun bilimsel faydalarının kanıtlandığı 21.yy’da kaçınılmaz.  Geçtiğimiz günlerde Trends in Cognitive Science’ta Budizm, meditasyon ve beynin işlevleri üzerine bir makale yayınlandı. Ortaya çıkan bilimsel kanıtlar ise, beyindeki işlemlerin tek ve belli bir bölge ile ilişkilendirilemeyeceği, bunun yerine bu işlemlerin geniş bir alanda dalgalanıyor olacağı üzerine yoğunlaşıyor. Bir yandan da meditasyon türleriyle kendinizi yeniden yıkıp yaratabileceğinizin sırlarını, bilimsel tespitlerle veriyor.

Bir yandan da British Columbia Üniversitesi Felsefe Profesörü Evan Thompson’ın ‘Waking, Dreaming, Being’ kitabı bilişsel bilimler (cognitive science) ve Budist felsefesi üzerine bir çok araştırmaya yer vermiş. Hatta Thompson’a sorarsanız, özellikle Bilişsel Bilimler bölümleri çalışmalarını meditasyon dersleriye mutlaka desteklemeli.

Budizme göre bilinç derin uykuda genişleyebilir ve aslında uykuyu es geçmeyi çok seven bilim dünyası bunun ardındaki bilinci keşfedilebilir.

“Standart sinirbilime göre derin uyku her zaman bilincin yok olduğu bir tür kayıp haldir. Oysa Hint felsefesi, rüyasız bir şimdide olma halinin devam ettiği incelikli bir farkındalıktan bahseder. Hafızada henüz bunu an ve an pekiştirme ya da geri çağırma yeteneğimiz henüz yok.” diye düşünüyor Thompson.

Son yıllarda bu alanda yapılan çalışmalar da gösteriyor ki, meditasyon çalışmaları uyku sırasındaki dalga örüntülerini de etkiliyor. Bu da demek oluyor ki, aslında bizim bilişsel fonksiyonlarımızın durduğunu düşündüğümüz uyku durumunda, bir tür farkındalık seviyesi ve bilgi işleme durumundan söz edilebilir, ama yine de henüz muğlak bir alan.

Fakat tabi ki de, ne bilişsel bilimin ne de Budizm’in,  bilincin ne olduğuna ve beyinle ilişkisine dair bir yanıtı yok. Hatta bir nevi ayrıldıkları noktalardan biri bilincin türü üzerinden, çünkü Budizme göre fiziksel bedene bağlı olmayan bir bilinç formundan söz etmek mümkün, oysa sinirbilimcilere göre bu imkansız.

Thompson ise bu anlamda bir bilincin varlığını destekler biçimde gözüküyor;

“Sinirbilimde genellikle “kişilik” beyin tarafından yaratılmış bir illüzyon olarak görülür. Bana göre, beyin ve beden, bu fiziksel çevre ile birlikte işleyebilmek için bir tür kendilik bilinci yarattı. Bu yüzden onun sadece bir illüzyon ya da bir yapı olduğunu söylemek biraz yanlış yönlendiriyor.”

Özetle, bilince dair kesin bilgi henüz yok, ama görünen o ki, yüzyıllar öncesinden oluşan Budizm öğretisi bu anlamda teorileri yeniden değerlendirmek için iyi bir kaynak olacağa benziyor.


NIGEL STANFORD: MÜZİĞİ GÖSTERENLER

Plakaların üzerine atılan tozlar ve frekanslarla evrenin estetik/matematikel algısını gün yüzüne çıkaran deneyler. Cymatics, sesin frekanslarını izleyebildiğimiz eski bir deney yöntemi. Metal plaka üzerine verilen titreşimlerin, kum tanelerini belli bir forma sokması mantığı üzerine kurulu. Bu ve benzeri deneyleri müzikle bir araya getirmenin tadını Yeni Zelandalı müzisyen Nigel Stanford’ın videosuyla deneyimledik. Nigel, okyanus ötesinde kafayı kırıp 18 aylık yoğun bir çalışmanın ardından, Faraday kafesinden Cymatics deneylerine uzanan bir video hazırlamış. Ben de interneti bu kadar hızlı ele geçiren bu yaratıcı zihinle az biraz sohbet etme şansı yarattım. Bakın neler konuştuk:

İçinde hem sanat hem bilmi barındıran bir proje yapmaya nasıl karar verdin?
Müzikçalarlardaki ekolayzırlartan tut, Winamp ve iTunes görsellerine kadar müziğin görselleştirilmesine her zaman ilgiliydim. Ama birçoğu benim için ufak bir hayal kırıklığıydı, çünkü sadece mikslenmiş stereo parçalar kullanılarak görselleştirilme yapılıyordu. Bas için ayrı, gitar için ayrı bir görsel oluşturmayı hep çok istedim. Sonra maddeyi sesle hareket ettirebileceğimi gördüm ve bu fikir ortaya çıktı.

Bilime zaten merakla mıydın?
Sadece hobi olarak! Akustik ve rezonanstan anlıyorum ve deneylerin birçoğu de bunun üzerine kurulu.

Böyle bir projeye başlarken ilk ilham kaynağın neydi?
1999 yılında beyindeki ses ve görsel fonksiyonların bozukluğunu anlatan  ‘Synesthesia’ adında bir belgesel izlemiştim. Bu rahatsızlığa sahip olan insanlar renk gördüklerinde ses duyabiliyorlar, ya da ses duyduklarında renk görebiliyorlardı. Benim böyle bir rahatsızlığım yok, ama her zaman bas frekanslarının kırmızı, tizlerinse beyaz olduğunu hissetmişimdir. Bu bana her sese uygun görsel bir elementin olduğu video yapmanın süper bir fikir olabileceğini düşündürdü. Yıllar sonra Cymatics, yani ses frekanslarını görselleştirme üzerine bir kaç video izledim ve bu fikir ortaya çıktı.

Projenin çekim ve araştırma süreçleri ne kadar sürdü?
Araştırma sanırım 3 ay kadar. Bir ayda gerekli araçları inşa ettik ve 2 günde de çektik. Çok uzun sayılmaz. Toplamda videonun başlangıcından bitişi 18 ay sürdü.

Bilim dünyasından favorin var mı? Kim ve neden?
Sanırım DaVinci, çünkü hem bilim insanı, hem sanatçı ve her ikisinde de çok iyi.

Müzikal duruşun bilime çok yakın duruyor. Bilimin en çok hangi alanıyla ilgilisindir? Evren, uzay ya da elektronik ve mühendislik mi?
Bilim ve teknolojiyle ilintili her şeye ilgimi çekiyor. Uzay da bunun bir parçası. Hepsi birbiriyle ilgili aslında.

Disiplinlerarası çalışmalar hakkında ne düşünüyorsun? Eğer fırsatın olaydı neleri bir araya getirmek isterdin? Bize biraz hayal ettiğin projelerinden bahseder misin?
Yaptığım şey aslında hayal ettiğim bir projeydi, şimdi ise bir sonrakini düşünmeliyim. Bir sonraki hayalim, sanırım bir mühendislik dükkanına giriş ayarlamak ve belki de robotik işler.

Sese göre deney değil, deneylere göre müzik yaptın. Ters yönde çalışmak nasıl bir şeydi? Hoşlandın mı?
Hiç sorun olmadı. Her enstrüman için bazı limitlerim vardı. Mesela, kum plakası anlık değildi ve her notanın şeklinin oluşması için uzun bir süre aynı kalması gerekiyordu. Limitlerimin olması iyiydi aslında. Sonsuz olasılığınız yoksa, birşeyleri yapmak daha kolay olabiliyor.

Canlı çalıyor musun ve performanslarında bu deneyleri kullanmayı düşünüyor musun?
Uzun zamandır canlı performans yapmadım ama yapmak isterim. Hemen hemen tüm deneyleri canlı da kullanabiliyorum.

Wellington’da hayat nasıl?
Wellington yaşamak için müthiş bir yer, ama aynı zamanda dünyanın en rüzgarlı şehri!

Bize biraz Yeni Zelanda’daki müzik scene’inden bahseder misin?
Uzun bir zaman çok küçük bir scene vardı. Ben büyüdüğümde, stüdyolar gitmek için çok pahalıydı ve birçok grup güzel kayıtlar yapamıyordu. Radyolar sadece Amerika ve İngiltere’den parçalar çalıyordu ve yılda belkide bir kez Yeni Zelanda parçası duyabiliyordunuz. Sonra bilgisayarla kayıt bu işi epey ucuzlattı ve internet insanları kolayca bir araya getirmeye başladı. Bir yandan Yeni Zelanda albüm satışlarıyla hayatta kalmak için çok küçük bir yer. Yine de tümüne baktığımda daha önce olduğundan iyi şu an. İnternet olmadan Lorde gibi birinin ortaya çıkması imkansız olurdu. Eminim Lorde diğer Yeni Zelandalı şarkıcılardan çok daha fazla ilham verici.

Frekanslar ve müzik arasındaki ilişkiye dair ne düşünüyorsun? Bu konuda ne hissediyorsun?
Ses belli bir frekansa sahip olduğunda onu nota olarak algılıyoruz. İki nota frekans oluşturup birlikte güzel ses çıkarırlarsa, müzik akoru oluşuyor. Örneğin LA saniyede 440’lık bir döngüye, Mİ ise 660’lık bir döngüye sahip ve bu diğerlerinden 1.5 kez daha hızlı demek. Bu da demek oluyor ki her 1.5’luk döngülerde iki nota bir araya geliyor. Her nota akoru birbiriyle ilişkili ve her akor da yine birbiriyle matematiksel olarak ilişkili. Bunları biliyorum ama müzik yaparken çok da düşünmüyorum. Genellikle aklımda bir parça mırıldanıyorum ve onu bilgisayara yazıyorum.

Cymatics videodandaki deneylerden en çok hangisini seviyorsun? Bir favorin var mı?
Sanırım Ruben alev tüpü en eğlencelisiydi. Görsel olarak çok cool’du, kontrolü kolay ve tutarlıydı. Artı, onu ben yaptım!

English Version


MINERALIZE

Mineral, kristalleşen inorganik kimyasal bir bileşen. Doğal; her parçası bütünün özelliklerini taşır; belli bir kimyasal formülü var; çoğunlukla katı nadiren sıvı ve inorganik.  Laboratuvarda da üretilebilir ama bu sentetik kimyasal bileşikler mineral sayılmazlar. Yapay minerallerin de kristal iç yapıları olsa da, doğada rastlanmazlar.

Yer kabuğu tarihi ve yeraltı kaynakları bilgisine Mineraloji’yle ulaşırız. Her minarelin bir kimyasal formülü var ve doğada pek nadir olarak saf minarel (altın, gümüş) haline gelebilirler. Mineraller inorganiktir ama, ender de olsa kehribar gibi organik minarellere de rastlanabilir.

Çeşitli mineral fotoğrafları Mineralized adında blog olarak toplanmış. Estetik güzellikleri ise bu gezegenin sırlarından.

SWAsXmB tumblr_nea2fb4DKk1tt8afro1_1280 tumblr_neggukTapU1tt8afro1_1280 tumblr_negp1aK6zp1tt8afro1_1280


JÜPİTER: BÜYÜK KIRMIZI LEKE

Jupiter’in meşhur kırmızı noktasını bilenler bilir. 400 yıldır bitmek bilmeyen antisiklonik bir fırtınanın eseri olarak uzayda kendini gösteriyor. İlk kez Robert Hooke tarafından 1664 yılında gözle görülür oluyor. Boyutları hakkında fikir sahibi olmak isterseniz şöyle örnekleyebilrim; Dünya’mız bu lekedeki beyaz fırtınanın olduğu alanı kaplıyor, toplam fırtına alanı ise Dünya’nın ortalama 4 katı büyüklüğünde.  Hubble’dan alınan son bilgilere göre boyutu şimdilerde biraz küçülmeye başlamış.  Fırtınanın hızı ise ortalama 500 km.