DUB, STEP, DEVRET!

İngiltere’de pişer, bize de düşer.

Her kent gibi İstanbul’un da kayda değer bir yeraltı kültürü var. Akmar metalcilerinden, Galata Kulesi önündeki hippilere uzanan bu alt kültürün mihenk taşı da elbette ki müzik. Metalciler, punk’lar, jungle’cılar, apaçiler derken, 2008’den beri de dubstep’çilerden söz etmek mümkün oldu. İngiltere’ye Jamaika ekolüyle sızan dub, teknolojinin gelişmesi ve ‘bas’ın artık testereye yakın bir tınıya ulaşmasıyla dünyaya dubstep denen türü bahşetti. Zira, her türlü müziği içinde pişirebilen dub’ın bu seferki hedefi İngiliz apaçilerinin gece kulüplerinde yankılanan 2step ve garage türleriydi. Ha keza, şimdi her türlü müziğe eklemlenip dünyanın dört bir yanına dağılsa da, dubstep’in ana teması midenizi titreten bir bas ve 140 BPM civarlarında dolanan ritim anlayışı olarak sabit kaldı.

İstanbul’a dubstep’in düşmesinden evvel, bu müziğin kökleri olan dub, reggea, jungle ve drum’n bass scene’inden biraz bahsetmek gerek. Yaklaşık olarak 2002-2003 yıllarına denk geliyor scene’in aktif olarak çalışması. Genelde İstanbul’da bir kaç kişinin girişimiyle başlar bu işler. Dolayısıyla, scene’in kurulmasından bahsediyorsak, aslında üç beş kişinin aktif çabası ve arkadaş grubuyla birlikte takılmasından söz ediyoruz demektir. DaFrogg yani Selim Bürün’ün Nişantaşı’ndaki evinde toplanmalar ve Rusya’da yaşayan Barış Uzel’in (J-Bro) reggea plaklarını kapıp vatana gelmesiyle 2002 yılında HomeGrown SoundSystem kurulur. Riddim, Mimar Sinan Üniversitesi festivalleri, H2003, Karga HGSS’ın ilk mekanları olur. Bir yandan da ikili Açık Radyo’da program yapmaya başlar. Scene böyle böyle her hafta sonu Riddim/Nayah’a gelen kitlenin katlanarak artmasıyla yeni DJ’leri de kendine katar. Osman, Ras Memo, Ruffkutz, Golem derken, İstanbul’da jungle/dnb’nin altın çağı başlar; Jungleİstanbul.

Beyoğlu’nun zencili ve bol popo sallamalı mekanı olarak nam salmış Riddim, uzun bir süre reggae ve dub ile başlangıç yapan, dnb’den jungle ve ragga’ya uzanan “Junglist” partilerine ev sahipliği yapar. Yazları da sahil kenarında düzenlenen ve çoğunlukla kumların üzerinde ayakların düşük bpm’de sağa sol sallanmasıyla dansa davet eden reggae/jungle festivalleri bu türün eğlence anlayışını iyice pekiştirir. Velhasıl, öyle bir zaman gelir ki, birçok organizasyonun can damarı olan Selim Bürün İtalya’ya yerleşir, Riddim’ın adı değişir ve Nayah olur, Dogzstar küçük kulübünü Özgür Baltutan’a devredip daha büyük bir yere taşınır, Pixie açılır ve scene ciddi bir dönüşüm geçirir. Kendisi de jungle/dnb DJ’yi olan Özgür’ün en güçlü adımı Selecta Ufuk’un İstanbul’da geçirdiği bir senelik serüveni olur. Farklı mekanlarda, bu türün DJ’lerini bir araya getirerek organizasyonlar yapmayı kendine görev edinen UFUK, hem Avrupa’dan arkadaşlarını vatana getirir, hem de İstanbul’daki DJ’leri organize olmaya teşvik eder. İstanbul bir yandan da, jungle DJ’i ve mash-up’larıyla bilinen Koray Kantarcıoğlu’nun Dogzstar’da Soundclash saadet partileri ve Pixie’de de Vibrato etkinlikleriyle ufaktan sallanmaya başlar. Tek DJ’in tüm gece boyunca götürdüğü etkinliklerin aksine, DJ’lerin birlikte çaldığı ve çeşitlilik açısından güçlü, taze müziklerin ortaya çıktığı partiler olur bunlar. Çok ter dökülür, çok kafa sallanır, çok kulak yaralanır…

Gelelim Pixie’nin neden küçük ama gururlu bir kulüp olduğuna. Her şey Selekta Firuzağa’nın özel üretim ses sistemini koymak için yer ararken Özgür’e rastlamasıyla başlar. 30 Hertz’e kadar düşebilen sub-bass’ıyla, 60 kiloluk subwoofer’ıyla Pixie, tüm mekanlardan daha etkili bir ses sistemine sahip olur ve haliyle bas müziği yapanların da ilk ve son tercihi olur. Mekanın müzikal başlangıcı, Selen Hünerli (Nada) ve Nazif Kerem Güroğlu’nun (Fecr-i Ati) “Re-Spectralize” adlı projeleriyle olur; yani yoğun baslı dub’lar üzerine efektli vokaller. Sonrasında Selekta Ufuk yurt dışından getirdiği dnb DJ’lerini yine Pixie’ye çıkarır ve zamanla buraya doğru bas merkezli bir akış oluşur. Dinleyeni de gelir, çalanı da, çalmak isteyeni de, ilk kez gelip yüreğine bası yiyince vazgeçemeyeni de. Mash-up’larıyla türki gelenekleri koruyan Bora Başkan (Ventochild) ve Koray Kantarcıoğlu, glitch ve dubstep’in en ücra köşelerinden sesler seçen Oygar Erdal (Traktör), 8-bit ve blip sevdalısı Datafobik, karşının asi çocuğu GGman’in partileri Vibrato da yine bir Pixie projesi olarak başlar. Şimdiye kadar 23 farklı etkinlik gerçekleştiren Vibrato ekibi, zaman içerisinde ekip olarak sürekli değişse de, titretme ve bastan kalp çarpıntısını etkileme girişimlerinden vazgeçmez.

Dubstep Türkiye’ye böylece adımını ufak ufak atmaya başlar ama asıl yükseliş 2010 yılında olur. Pixie, Vibrato dışında 140 BPM, Base Bass’d, İngiltere’de yeni pişip bize de düşen Juke, Reunion, Lobotomy, Turbulenz, Dark Side of the Bass, 216 Steppaz, Intelligent Manners gibi birçok yeni partinin de merkezi olur. Ekip çoğunlukla sabit olsa da, bu işe merak salıp yeni başlayanlar için türün krallık kurduğu bası güçlü bir mekan olması iyi bir başlangıç noktasıdır. 216 Steppaz, Return of the Evil Bass ve Soundclash ekibi bir yandan Dogzstar’ı da titretmekten geri kalmaz. Hatta bir söylentiye göre techno durağı ve zombi geçidi kulüp Machine dahi bu türe arada yer verir. Mekanlardaki tek dert ise, gecenin sonunda köklenmiş baslardan huzursuz mekan sahipleri ile kulağa zarar verene kadar bası basıvermek geleneğidir.

Dubstep türünün İstanbul’daki yolu yaklaşık 20 kişilik bas manyağı bir ekiple şekillenirken, bir yandan da dinleyici bu müziğe tüm dünya gibi ayak uydurmayı ve bpm’i düşük metalci gibi kafa sallayıp basa zikir tutaraki dans edebilmeyi de kavrar. Hele de, Skream ve Benga’nın Babylon’daki event’i, İstanbul dinleyicisinin dubstep merakına dair çok net bir geri bildirim olur. Her ne kadar apaçi dediğimiz müziğin yadırgansa bile bir popo sallama efekti yarattığı aşikar olduğundan, İngiltere apaçilerinin garage sound’ları, bizim insanımızı da derinden sarsar. Haliyle Babylon tarihinde nadir anlardan birini Benga/Skream konserinde yaşar; o herkesin dans ettiği kıpırdayacak yer kalmayana kadar salamura bir mekan.

İstanbul, dubstep’le tanışalı tam olarak 4 sene kadar oldu ama daha şimdiden bu müziğin bittiğine dair söylentiler çıktı. (Klasik!) Zamanında dnb dünyayı sarsarken de, birçok insan bu türün tükendiğine dair konuştu, fakat şu an hala kemik kitlesi tarafından çılgınca tüketilen, festivalleri, hatta haftalık dnb tatil adalarına kadar uzanan köklü bir yayılımı var. İşin aslı, her şey gibi (bkz.nerd gözlüğü), dubstep de popüler olup içi boşalıncaya kadar tüketilmeye mecbur. Dolayısıyla bugün Britney Spears Rusko ile çalışıyorsa, Kenan Doğulu da (vakti zamanında dnb miksi yaptığı bir albümü olduğunu hatırlatarak) 216 Steppaz ya da Vibrato’dan bir DJ’le çalışırsa şaşırmayalım. Gerçi birçok DJ “bunlar sokak sound’ı, hiçbir zaman popüler olmasını anlayamacağız” mottosunu sürdürseler de, bir kaç seneye dnb’nin kaderini paylaşıp yine kemik kitlenin tüketim alanında hayatta kalma kaderini paylaşacaktır. Şimdilik İstanbul’daki tayfanın en büyük avantajı, artık scene’in sadece birkaç ismin değil, tüm bas müzik türlerinin DJ’leri/prodüktörlerinin ellerinde olması. Dolayısıyla, dub bir fırınsa, içinde pişen türler arası müziği İstanbul dinleyicisi dahil, tüm dünya tüketmekten memnun kafasını sallıyor, yüreğini basla dağlıyor.


SOUNDCLOUD ÇIKARTMASI

Müzik endüstrisi, dijital devrimden en güçlü darbeyi aldığında, prodüktörlere çok iş düştü, plak şirketleri batıyor diye düşünüldü. Bugüne kadar Radiohead web’ten albüm yayınladı, USB’ler kasedin yerine geçti belki ama, bunun bir darbe değil, yenilenme olduğu anlaşıldı. Bu değişime Kuzey’den gelen çözüm ise, kocaman bir ses bulutu yaratmak oldu.  

Soundcloud fikri İsveçli iki genç girişimci Alexander Ljung ve Eric Wahlforss’tan çıkma. Kendileri de müzikle ilgilendikleri için, prodüktöründen yapımcısına birçok müzik profesyoneli için kullanışlı bir web sitesinin yokuluğundan müzdariplermiş. Buna bir çözüm bulmak için de Spotify’ın da çıkış merkezi Stockholm’den yola çıkıp, Berlin’e uzanan bir maceraya atılmışlar. Amaçları ise basit; müziğin paylaşımına yönelik yeni bir yöntem tasarlamak. Böylece Soundcloud fikri, kullanıcılarına diyalog şansı veren, müzik ve ses paylaşımını kolaylaştıran bir ses bulutu olarak ortaya çıkar.

Yakın bir arkadaşlarının ofisindeki konferans odasına laptop’larıyla kurulan ikili, zamanla Berlin’de bu fikri büyüteceklerinin farkına varırlar ve iki hafta içerisinde Soundcloud’un beta versiyonunu yayına verip, çalışmalarını hızlandırırlar. İkisi için de tutkulu bir projedir. Şimdilerde Soundcloud’ın, 30’a yakın çalışanı, 1.2 milyon kullanıcısı ve tüm müzik platformların kafa tutan bir altyapısı var. Ama bu yolda ilerlerken en büyük dertleri, kullanıcılarını teknik problemlerden uzak tutmak için yazdıkları altyapı güçlendirmeleri.

Soundcloud ofisi leziz bir Berlin mahallesi olan Rosenthaler Platz’da yer alıyor. Ofis binasının avlusunda tatlı bir cafe var ve neredeyse tüm ofis çalışanlarının bisikletleri avluda sıralanmış durumda. Berlin’in hipster’ları bir bir bisikletleri kilitleyip ofis katlarını tırmanırken, aslında Soundcloud’ın bir ofis olmaktan öte, bir çekim merkezi olduğunu da fark edebilirsiniz. Kendileri her ne kadar biz parti ofisi değiliz demeseler de, hafta sonları bir barbekü partisine denk gelmeniz, cuma iş saati sırasında bira açma seslerini takip ederek olası bir etkinliğe ulaşmanız da mümkün.

Soundcloud’ın kurucuları Alexander ve Eric’in ofis içi iş bölümü oldukça farklı. Alex, ekibin en çok seyahat edeni, Eric ise Berlin merkez ofisinin katı görünümlü yorgun savaşçısı. Soundcloud’ın İngiltere ve  Amerika’da ayrıca iki farklı merkezi daha var ama buradaki ofis çalışanlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu nedenle asıl merkezimiz, Alex’in de çok farkında olarak seçtiği Berlin, yani plak şirketlerinin, kulüplerinin ve eşsiz bir gece hayatının da ta merkezi.

Soundcloud  çalışanlarının neredeyse %70’i programcılardan oluşuyor. En büyük problemleri günbegün büyüyen kullanıcıları için hata vermeyen bir sistem oluşturabilmek. Toplantı odalarındaki beyaz tahtada kırmızı kalemle “being funny (komik olmak)” yazıyor. Camların üzeri post-it kağıtları ve stratejilerini çizdikleri tablolarla dolu. Ortamda kimseden çıt çıkmıyor. Tüm çalışanalar mütiş bir dikkatle bilgisayar ekranlarına odaklanmış durumda ve kocaman sakallı bir adamın kalın kahkaları dışında duyduğunuz tek şey bira açma sesi.

Şeffaf toplantı odasında mail trafiğiyle boğuşan Eric’in yorgunluğunu dağılmış saçlarından okuyabilirsiniz. Röportaj öncesi, “Hedefimiz mobilde daha çok yer almak”, diyerek yeni Soundcloud mobil uygulamalarını gösteriyor. iPhone’unun ekranı neredeyse parçalanmış olmasına rağmen, onun derdi yakında piyasaya sürülecek olan Soundcloud uygulamasının hatalarını bir an önce kapatabilmek. Telefonu sağa sola yatırıp, “Bak, ne güzel deği mi?” diyerek çocuksu heyecanını paylaşmaktan da geri kalmıyor.

Soundcloud’ın öncelikli hedefi internetin en büyük ses ve müzik platformu olmak. Alman bürokrasisinin kıvamlı yavaşlığı dışında Berlin’de olmaktan çok memnunlar ve tüm web girişimleri için bu şehrin ideal bir seçim olduğunu düşünüyorlar. Özellikle elektronik müzik konusundaki yetkinliği, asla bitmeyen etkinlikleri ve teknoloji- sever Alman gençleriyle öyle de görünüyor.

Soundcloud, kullanıcı dostu bir platform. Sitenin özelliklerden faydalanmak içinse tek yapmanız gereken bir kullanıcı adı almak. Ücretsiz olarak aldığınız bu kullanıcı hesabıyla belirli bir süreye kadar parçalarınızı yükleyebilir ve istediğiniz platformda kolaylıkla paylaşabilirsiniz. Diğer kullanıcılarla iletişim mantığı Twitter’ınkine benzer ‘takip’ sistemi üzerine kurulu. Hesabınıza girdiğinizde sizi bir ana sayfa karşılıyor. Bu sayfada takip ettiğiniz kullanıcıların tüm etkinlerini izleyebilir ve yükledikleri parçalarını dinleyebilirsiniz. Soundcloud kullanıcısı olmak için prodüktör olmak ya da müzik profesyoneli olmanız da gerekmiyor. Bir dinleyici olarak da , sevdiğiniz müzisyenleri takip edebilir, parçalarını favorileriniz arasına ekleyebilir ya da setler hazırlayabilirsiniz.

Müzik üretiyorsanız ve Soundcloud’ın diğer servislerinden de yararlanmak istiyorsanız, cüzi üyelik bedellerini ödemeniz gerekiyor. Farklı üyelikler, farklı seçenekler sunuyor. İsterseniz kaç kişinin ne zaman sizi dinlediğine dair istatistiklere ulaşabilir, bir plak şirketiyseniz müzisyenlerle iletişiminizi bu kanaldan kurabilirsiniz. Böylece Soundcloud, müzisyen, plak şirketi ve dinleyici arasındaki bozulmaya başlayan ilişkiyi bir bulut üzerinde kurarak, yenilikçi bir çözümü tam da burada sunar.

Soundcloud müzik yapımcıları ve dinleyicilerinin dışında, sese dair her türlü ihtiyacı karşılamaya yönelik kurulmuş bir web servisi aslında. Hatta temel amaçları da bu. Dolayısıyla röportajlardan, yunus seslerine her türlü sesi Soundcloud’ın içine koyabilir ya da ulaşabilirsiniz. Ayrıca geliştirdikleri uygulamaları sayesinde, parçalarınızı ister playlist olarak, ister albüm kapağınızla birlikte ve kendi tasarımıza uygun şekilde sitenizde yayınlayabilirsiniz de.

Soundcloud’ın bir diğer ve neredeyse en önemli farkı, müziği bir biçim olarak karşınıza çıkarması. Çalma tuşuna bastığınızda, parçayı bir ses dalgası olarak görür ve hatta istediğiniz bir yerine yorum yapabilirsiniz. Bu sayede, insanlar parçaların belirli temaları ya da sadece hi-hat’leri için günlerce tartışabilir hale gelebilir. Basit ama işe yarıyor.

Kısacası Soundcloud, aslında sadece bir platform değil, sesle ilgilenen herkesin piyasadaki ihtiyaçları ve eksiklerini belirleyip çözüm üretmek için geliştirilen bir altyapı. Öyle ki, bugün birçok ödülün sahibi olması ve önde gelen teknoloji dergilerinden olumlu yorumlar almasının sebebi de bu. Bu yüzden diğer birçok müzik platformu gibi müzik profesyonellerinin kendilerini tanıttıkları bir servis olmaktan çok, düzenli olarak üretimlerini gönderebildikleri, üzerine geri bildirimler alıp, gerektiğinde kendi web sayfaları ya da sosyal platformlar üzerinden hızlıca paylaşabildikleri eşsiz bir sistem.

 


EMİKA

Sesin teknik detaylarından hissiyatına sınıf atlamış detaycı bir müzisyen. Kulaklıkla müzik dinlemekten nefret ediyor ve Bose marka kulaklıklarını sadece gürültüyü kesme özelliği için uçakta kullanıyor. Partilerken en sevdiği müzik kendine en uzak bulduğu tekno ve İstanbul’a gelmeden önce türban takması gerekeceğini düşünen bir İngiliz kasaba kızı.

İngiltere’nin kültürel anlamda Avrupa ve Amerika başta olmak üzere kültür ticareti yaptığı aşikar. Gururla sahiplendikleri dub kültürü, aslında Jamaika’lı göçmenlerin yeraltında başlattıkları bir müzikal akarsu olsa da, İngiliz’lerin bu kültüre ska punk, garage ve hatta rock dahil bir çok türle eşlik etmeleri, büyütmeleri ve tüm dünyaya yaymaları başka hikaye. Ema Joly (Emika) de, her ne kadar İngiliz aksanına sahip olsa da, aslında Çek asıllı. İngiltere’ye evlat edinildikten sonra yeni ailesiyle birlikte taşınmış. Üstelik pek de İngiltere sayılabilecek bir yere de değil; 1967’lerde kurulmuş, belki de dünyanın en yeni şehirlerinden biri, Milton Keynes’de büyümüş.

Biraz gergin, gereğinden fazla düşünen, çok belli ki zekasından dolayı kendini de yoran bir gençlik dönemi olmuş. Bristol’da DMZ tayfasının konuşlanması, pek çok genç müzisyen gibi onun da hayatını fazlasıyla değiştirmiş. Özellikle Pinch’le yakın arkadaşlıkları sayesinde, henüz dünyanın dubstep’ten haberi olmadığı zamanlarda, bas müziğin derinliklerini Bristol’ın yeraltı partilerinde keşfetmiş. Şimdilerde ise geçmişten gelen DMZ etkisini ve birçok şeyi Pinch’le arkadaşlığına borçlu olduğunu sıkça vurgular halde.

emika_webGençliğini 60’larda kurulmuş bir şehirde geçirdiğinden, kültür ve tarih konusunda akıl almaz bir açlığı var Ema’nın. Dolayısıyla tek endüstrisi kültür olan Berlin gibi bir şehre ilk seyahati, uzun soluklu bir ilişkiye dönüşmüş. Hayalini kurduğu bir hayatı burada kurabileceğine hızlıca ikna olduktan sonra, ailesiyle birlikte Batı Berlin’e taşınmış. Tam da aynı dönem, İngiltere’de geçirdiği bir apandist ameliyatının komplikasyonları Ema’nın tadını her ne kadar kaçırsa da, Native Instruments’a yaptığı iş başvurusunun kabul edilmesiyle hayatı bambaşka bir boyut kazanmış. IT sektörünün dahi çocuklarıyla aynı ofisin içinde, İngiliz mizahını ardına alarak sevimli kızı oynayan Ema, Alman’ların arasında olduğunu tek kişilik kahkalarından anlamış.

Bilgisayar başında yeni yazılımların testleri, getir götür işleri derken, ofisin jokerine dönüşen Ema, Native Instruments yazılımları için ses üretmek de dahil birçok işle uğraşmış. Özellikle ameliyat sonrası hayatını düzene koymak ve Berlin’deki ailesine bakabilmek için Native Instruments onun için aynı zamanda çok büyük bir fırsatı simgeliyor.

İlk albümü ‘Drop the Other’ zamanında staj yaptığı Ninja Tunes’dan çıkmış; ki ince zekası ve hesap kitap yaparak Emika Tourcoing 171_credithayatına yön vermesini bu girişiminden de kolaylıklar anlayabiliriz. Cesaretli bir kadın Ema. Birşeyi elde etmek istediğinde hırslarının peşinden koşan türlerden. Ninja Tunes ile imzaladığı anlaşma sayesinde, Native Instruments’daki işini bırakıp, kendi konserlerini veren bir müzisyen olarak yoluna devam ediyor. Bas müziğe düşük tempo romantik melodiler ve etkileyici sesini de ekleyince, dünyanın birçok şehri Emika’yı canlı dinlemek için yavaş yavaş sıraya da giriyor.

Ema’nın da herkes gibi hayatının garip ve duygusal dönemleri var. Bir zamanlar beyninin rasyonel tarafıyla düşünüp sadece sesin mükemmeliği üzerine uğraşan ses mühendisliği yolundan, dünyayı dolaşıp konserler veren ve seyircilerinden bahsedince gözleri dolan birine dönüşmüş. Şimdiyse, gözlerini kapadığında onu mutlu eden en büyük şey Moskova’daki yüzlerce dinleyicisinin sevgi dolu bakışları.

Ema, sesin algısı karşısında hala şaşkın ve her dokusunu dinlemekten asla vazgeçmiyor. Kulaklıkla müzik dinlemekten nefret ediyor ve Bose marka kulaklıklarını gürültü kesme özelliği için uçakta kullanıyor. Partilerken en sevdiği müzik tabi ki tekno ve İstanbul’a gelmeden önce türban takması gerekeceğini düşünen bir İngiliz kasaba kızı.


DOĞADAN İLHAM ALAN AKUSTİK GALAKSİ: YAYBAHAR

Yaybahar ismi bir gecede milyonlarca insan tarafından duyuldu. Üstelik sadece ismi değil, biçimi, tınısı ve icrasıyla da aniden yoğun bir ilgi odağı haline geldi. Analog olmasına rağmen dijital bir synth sesi çıkarması bir yana, daha önce hiç duyulmamış galaktik ama bir o kadar da doğal ses derinliğiyle temas etti insanlara. Onu tüm diğerlerinden ayrı kılan asıl özelliği ise, ardındaki isim Görkem Şen’in de galaktik bir zihne sahip olmasıydı.

Tüm sürece tanıklık etme şansına sahip olan biri olarak bu yazıyı hazırlamak benim için ayrı bir keyif oldu. Yaybahar’ın su kabaklarıyla çalıştığı günlerde yere uzanıp saatlerce stereo kulaklık gibi dinleme deneyimini hiç bir şeye değişmem. Türlü kasnaklara gerilen deriler, Perşembe pazarında yaptırılan yaylar, IKEA’dan alınan salata kaseleri, evi dolduran dev metal variller derken, Yaybahar şimdiki haline kavuştu, ama ardında yoğun bir deney sürecini de taşıyarak. (Görkem’e sorsanız hiç bitmeyecek bir derinleşmenin daha başında olduğunu söyler, orası ayrı.)

Frekanslar dünyasında kendini yitirmeyi seven makam avcısı Görkem’in bilimle sanat arasındaki duruşu en temel özelliklerinden biri aslında. Fizikçi bir babanın oğlu olarak, sipiritüel duruşunda her zaman bir rasyonellik barındıran zihniyle de ilham verici bir insan. Seneler öncesinde köşeli bir zihinle arayışlarımdan söz ettiğimde, bana uzattığı Fiziğin Tao’su kitabıyla iki dünyanın kapısını da aralamıştı. Bir süre sonra benim de zihnimi sıvı biçime kavuşturmasıyla, neyin peşinde olduğunu gözlemlemem daha kolay olmuştu.

Hayat döngüsünde bir ara Erdem (Dilbaz), Görkem ve ben aynı evin içine denk düşmüştük. Haydarpaşa’daki Yekpare’nin ardından hummalı gelecek planları çağındaydık. O sıralar evin her tarafı suyun içinde bekleyen deriler, türlü türlü boylarda yaylar, demonte edilip yeni yapılarına kavuşan enstrümanlarla doluydu. Su kabakları ve hindistan cevizleri enstrüman gövdelerine dönüşür, her akşam yeni bir deney süreci yaşanırdı. Gecenin sonunda Görkem’in elinde sıfırdan yapılmış bir rebabın sesi beni hülyalı derinlilere sürüklerken, ertesi gün aynı rebap başka bir enstrümana dönüşürdü. Hangi deriden nasıl bir tını çıkacağı, hangi frekansın hangi tellerde titreşeceği, sesin fiziksel yayılımı ve döngüsü onun asıl oyun alanıydı.

Yaybahar, 4 senelik yoğun bir çalışmanın ürünü gibi gözükse de, Görkem’in bir ömürlük deneyleriyle bu noktaya geldi denebilir. Derinleşen süreçler, doymak bilmeyen araştırma tutkusu, galaksinin müziğini makamdan bağımsız tek bir enstrümanda birleştirmek, yerel müziklerdeki tını arayışları, matematiksel keşiflere karışan buhur kokularıyla Yaybahar evrendeki tozlardan oluşur gibi ince ince ve özenle oluştu.

Biraz da teknik bilgi kısmına geçelim. Yaybahar’ın klavyesinden membrane denilen yüzeye doğru uzanan yayları var. Bu yaylar, tellerden çıkan sesi enstrümanın gövdesi diyebileceğimiz yüzeye taşıyor. Sesin aktarımı sırasında fizik yasalarından etkilenerek salınan yaylar, bu sesin doğasını tamamen etkiliyor. Böylece ortaya doğal olduğu kadar dijital efektlerle beslenmiş bir ses ortaya çıkıyor. Görkem’le bu seslerin doğası, frekanslar ve süreçle ilgili biraz lafladık.

Müzik ve frekanslar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsun? Yaybahar oluşmadan önce de frekanslarla ilgili miydin?
Oldum olası frekanslar ve kaynağı ile ilgiliydim.. Bu anlamda yaratıcılığın giriştiği her işe bulaşan frekanslar ile ilgilendim. Tabii ki çok katmanlı bir konu frekans. Müzik ve hayat ilişkisi ile daha hasas dengeler ortaya çıkabiliyor.. Diyebilirim ki; insanoğlu olmak gibi müzik yapmak da bir frekans yayma sanatı..

Yaybahar’dan önce nasıl bir keşifle bu üretim sürecine başladın? Yaybahar’ın çıkış noktası ne oldu?
Bu yolda hayatla etkileşim halinde ve varolanın ardındakine doğru bir hevesle yürüyen bir merak mevcuttu. Deneyselliğin ve tüm bilimin ortak noktası olan o gerçekliğin dibini kazdıkça kazıyordum. Bu sırada bir kitap vasıtasıyla gizli müziğin peşine düştüm.. Gizli bir müziğin varolma ihtimali ilk keşif.. Kodları dna’mızda gizli kalmış ve henüz yaşam alanı bulamamış yada çoktan unutulmuş bir müzik. Bu algıyı ortaya koyabilmek için yeni çabaya  ihtiyaç vardı ve yepyeni bir de araca. Böylece enstrüman deneylerine başladım.

Yaybahar’ın tüm üretim sürecinde seni en çok zorlayan ne oldu?
Yaybahar yapısının kodlarını, bilimsel ve estetik algıyı tatmin edecek oranlarda çözmek, geçmişten herhangi bir dayanak noktası olmadığı için zordu.. Herşey mümkündü ve hiçbirşey denenmemişti. Yaybahar’la birlikte ortaya çıkan olasılık denizin ortasından karaya sağ salim çıkabileceğin rotayı kestirmesi zordu. Kafada kurulan teorilerin pratikte karşılık bulamayışı da ayrı bir zorluk getirdi.

[stag_video src=”http://www.youtube.com/watch?v=nBnsqzbHbgU”]

Yaybahar’ı insanlarla paylaştın. Fakat enstrüman olarak hala eksiklerini görüyor musun, yoksa senin için tamamlanmış bir enstrüman mı? Ne yöne doğru derinleşmek istiyorsun?
Bu enstrüman evrimini henüz tamamlamış değil. Elbette eksikler var. Zaten dört-beş senelik bir süreç, bir enstrümanın kemale ermesi için çok az bir süre. Şu anda yaybahar’ın daha kontrollü bir çalgı olması için çalışmalarım sürüyor. Bunlar, hem tınısal hemde müzikal anlamda genişlemesini sağlayacak fonksiyonel yenilikler ve yaybahar’ın kendine ait dünyasını çevresindeki müzikal algıyla daha çok pekiştirmesini sağlayacaklar.

Müziğin içinde ne tür arayışların var? Makamsal, sessel ya da fiziksel?
Arayışım, müziğin içinde, hayatın ve insanın kendisine yönelik.. Burada, insanın kalbi ve tüm katmanlarıyla bir temas kurabilmek adına, müziğin olagelmiş tüm kültürü ve öğelerinden faydalanmak mümkün.. Geleneklere ve yörelere ait müzikler, ellerindeki enstrümanlar dahilinde ritmik ve makamsal öğelerin matemetiğiyle oynayarak kendi dillerini oluşturmuşlar. Benim niyetim de müziğin tüm bu yapısal ve kültürel öğelerini değerlendirerek insan varlığının daha derinlerine nüfuz edebilmek.

[stag_intro]“Değerli müzisyen Rahman Altın’ın fikridir. O bu ismi söyleyene kadar yaybahar isimsiz gezen bir enstrümandı.”[/stag_intro]

Yaybahar tüm dünyanın ilgisini fazlasıyla çekti. Sence bunun nedeni enstrümanın sesi mi, doğallığı mı yoksa da icraat biçimi mi?
Bunların hepsi geçerli sebepler. Hepimizi ilgilendiren bir keşif ve bu dünyada yeni bir şeyin bulunmuş olması heyecan verici. Sanıyorum bu heyecanı da paylaştı insanlar.

maxresdefaultYaybahar ismi nerden çıktı?
Değerli müzisyen Rahman Altın’ın fikridir. O bu ismi söyleyene kadar yaybahar isimsiz gezen bir enstrümandı. İlk önerdiğinde epey bir taş yerine oturdu. Sağolsun, sonrasında bu isme dair bir şüphem olmadı.

Bundan sonrası için nasıl ilerlemeyi düşünüyorsun?
Yaybahar canlı olarak duyulması ve bu enstrümanın kendine has dünyasının daha çok anlaşılması için çalışmalarım olacak.  İleride yaybahar orkestraları da kurulabilir.. Film müzikleri oldum olası hayalim.. Çok hayal var artık bir bir gerçekleştirmeye yönelik bir gidişat düşünüyorum..

Birlikte en çok çalışma hayalini kurduğun sanatçılar ve tabi mekanlar?
Tarihi mekanlar ve doğanın kendisi, konser gerçekleştirmek için ideal olacaktır.. Gerçekten müziğine yakınlık duyduğum kişilerle belli çalışmalar içinde olmak için hayal kuruyor olabilirim fakat bunları açıklamak için henüz biraz erken olabilir..

Bu keşfini daha çok bir müzikal keşif mi yoksa bilimsel bir keşif olarak mı görüyorsun? Sence doğanın bir gerçeğini mi açığa çıkardın, yoksa bir enstrüman biçimi mi yarattın?
Her biri kendine has titreşim prensibine sahip üç farklı öğe bir araya gelip birbirlerini titreştiriyor ve bu sonucu bizler akustik bir ses olarak duyabiliyoruz. Bilimsel olarak tanımlanabilen tüm bu vibrasyon etkileşimi, doğanın bir gerçeği.. Müzikal bir keşif de diyebiliriz çünkü şu ana kadar akustik bir enstrümanla alamadığınız sesler ile notaları seslendirebiliyoruz.. Bu anlamda yepyeni tınılarıyla yepyeni olasılıklar sunabilen müzikal bir buluş da aynı zamanda.


ROLAND D-20'Yİ HAYATA DÖNDÜREN DELİLİK: ALEKSİ PERALA

Rephlex Recors’un kazara keşfettiği Aleksi Perala, tuhaflığından ödün vermeden deneysel adımlarını atmaya devam ediyor.

Bundan 10 sene öncesine kadar odasında bulduğu tüm elektronik aletlerle çıkarabileceği her sesi çıkaran ve bunlarla birbirinden ilginç track’ler yapan Aleksi Perala, şimdi Finlandiya’nın belki de en underground kulüplerinden birinin sahibi. Daha 30’una bile gelmeden ardına birçok albüm ve bununla gelen tatmin edici bir başarı ekleyen Ovuca, yani Aleksi Perala deneyselliğin ülkesi Finlandiya’ya çok sey borçlu olduğunu düşünüyor. Ama yine de onu farklı kılan ve Rephlex’ten biri olmasını sağlayan öncelik ruhunda saklı olan deliliği. Dışarıdan baktığınızda “iyi cocuk” imajından ödün vermeyen Aleksi Perala’nın deliliğini görmek için onu bir süre sahnede izlemeniz yeterli. Özellikle Bogdan Raczynski ile olan müzikal dostluklarının ortaya çıkardığı sahne performansı ilk beş dakikadan sonra heyecan verici bir şova dönüşüyor. Finli melankolinin, Polonyalı isyankarlıkla birleşmesinin yegane enerjisi Hippo Complex Club’ın duvarlarını delmeye yetiyor.

Aleksi, son zamanlarda Ovuca projesinden uzaklaşmış durumda. Uzaya olan merakı hiçbir zaman tükenmeyen Perala’nın son durağı elbette ki Astrobotnia oluyor. Cylob ile kısa süreli Cylobotnia projesinden sonra Rephlex’teki diğer kankalarıyla da “botnia”laşmayı planlayan Aleksi, Finlandiya’nın en dikkat çeken genç müzisyenlerinden biri. Bize de bu başarının ardından Aleksi’nin biraz geçmişini, biraz da gelecek planlarını kurcalayarak soru sormaktan başka bir şey kalmıyor.

Aphex Twin’in seni Finlandiya pornosu izlerken keşfettişi üzerine spekülasyonlar var. Bu konuda sen ne diyorsun?

Aleksi Perala:
Bunu internette bulabilirsin. Bana sorma.

Peki o zaman bize biraz sonrasından bahset. Yani Rephlex tayfasına dahil olduktan sonra ne değişti? Kendi yerini bulduğuna inanıyor musun yoksa başka projeler için diğer plak şirketleriyle çalışmak gibi bir fikrin var mı?

Sanırım yerimi buldum, evet. Müzik yapmaya başladığımda Rephlex’e sadece demolarımı gönderdim ve bu yolu seviyorum. Bunun yanı sıra bir gün kendi plak şirketimi kurmayı da düşünüyorum. Şu anda yeni projelere dahil olacak kadar heyecanlı hissetmiyorum.

Başka isimlerde birçok projen var. Sence Ovuca, Aleksi Perala, Astrobotnia ve Cylobotnia arasında sound olarak nasıl bir fark var? Bir de tabii hangisi senin icin en önemli proje ve yapmak istediğin müziği gerçekten yansıtıyor?

Müzik yapmaya ilk olarak Ovuca ile başladım. Şimdi içimdeki çocuğun Ovuca olduğunu hatırlamak ve onunla başlamış olmak hoşuma gidiyor. Geriye dönüp bunun daha farklı başlamış olmasını hiç dilemedim. Ama şimdi Ovuca olarak yeni bir şeyler yapmayı da pek düşünmüyorum açıkçası. Çok değiştim ve sadece ben değil zaman, dünya değişti. Astrobotnia benim için sıradaki proje olabilir. Cylobotnia ise Cylob ile birlikte yürüttügümüz bir iş. Şu günlerde daha çok Aleksi Perala olarak müzik yapıyorum sanırım.

ovuca_sofa-cropŞu Finlandiya’daki Hippo Complex Club oldukça ilginç görünüyor. Özellikle sahnede Ceephax, edmx’in olduğunu görünce heyecanlanmamak mümkün değil. Nasıl başladı tüm bu kulüp açma fikri? “Arkadaşlarım nasılsa müzisyen, dur onlar için bir kulüp açayım mı” dedin.

Hippo Complex açılalı aslında birkaç yıl oldu. Ben Londra’dan kasımda döndüğümde böyle bir işe girişmeye karar verdik. Londra’dayken Helsinki’ye döndüğümde böyle bir kulüp açmanın hep iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Bir anlamda Londra’dan bir şeyler getirmek gibi. Ayrıca, arkadaşım Tomplex o sıralar kulübü inşa eden eski bir arkadaşla tekrar görüşmeye başladı. İyi zamanlama… Her şey yolunda gitti ve hala da gidiyor. Şu sıralar kulüp ile uğraşmaya biraz ara verdik. Fakat kısa zaman içinde yeni bir isimle tekrar başlamayı düşünüyoruz; Stompin’ Feets at Club Rose Garden.

Oldukça merak uyandırıcı. Peki Ovuca’ya dönecek olursak, sound’unun Finlandiya’da zaten senelerdir varolan deneysel duruştan ilham aldığını söyleyebilir miyiz? Yani Finlandiya elektronik müzik tarihinde tüm bu deneysellik dozajının ne kadar yüksek olduğu malum.

Tabii ki deneysel bir sound Ovuca’nınki. Hatta bir insanın nasıl müzik yapmayı ögrendiğine dair bir macera bile denebilir ve Finlandiya’daki deneysellik konusunda kesinlikle haklısın. En azından örneğin İsveç’ten çok daha yüksek dozajda. Burada yeni track’ler yapmayı gerçekten çok seviyorum. Çılgın doğal titreşimler…

“Wasted Sunday” üzerine yazdığın notları okudum ve gerçekten çok yaratıcı olduklarını itiraf etmeliyim. Özellikle ‘Meltman – Meltdownman’ parçasında kendi kafasını beyin dalgalarıyla eritmeye çalışan bir adamı anlattığını söylemişsin. Parçaların hakkında yorumlar yazmayı seviyor musun yoksa o sadece bir kereliğe mahsus bir şey miydi?

Perala: Hayır aslında, yani yapmak zorundaysam yapıyorum. Diğerlerinin benim hakkımda hep söyledikleri ve herkesin bildiği üzere; müziği kelimelerle bir araya getirmekten nefret ediyorum.

Bunun dördünce kez söylüyorsun…

Ama gerçekten öyle. Kelimelerle müzik benim yaptığım müzikte bir arada bulunmazlar, sadece bazı sesler ama sözler değil.

Peki ya bu ‘sözsüz’ parçalarının arasında en sevdiğini sorsam çok mu saçma olur? Yani çoğu müzisyen hepsinin benim için yeri ayrı der ama mutlaka bir ya da birkaç tanesinin farklı bir anlamı olmalı.

Söylemesi zor… Evet aslında, farklı zamanlar farklı favoriler. Şu anda sanırım en çok “Onclements” albümündeki ‘Eileenkii’yi seviyorum. Ama tüm zamanların en favorisini soracak olursan, tabii ki ‘Astrobotnia’nin benim için yeri çok farklı.

Peki ya sahne performansları? Tüm bu deneysel duruşun, yine çok deneysel bir sahne performansı olmalı. En tuhafı hangisiydi?

Sanırım Londra’dayken, birkaç sene önce oldukça ilginç bir deneyimim olmuştu ya da Finlandiya’da ormandaki partide. Gökyüzünün rengi, ışıklar, her şey çok mükemmeldi. Sanki her şey daha önceden ayarlanmış ya da tasarlanmış gibiydi. Herhalde bugüne kadar gördüğüm en iyi görsel şovdu. Sanırım ben açık alanda çalmayı çok seviyorum. Tabii bir de gündüz çalmak da ayrı bir keyif.

Sen de diğer Rephlex tayfası gibi miminum aletlerle maksimum sound’u yakalayanlardan mı yoksa sahneye çok ekipman taşıyanlardan mısın?

Hayır, pek değil. MPC2000, laptop’um ve bazı gerekli aletler. Çok sayılmaz.

Peki sence neler bir DJ’yi iyi bir DJ yapar?

Doğru parçalar, doğru mekan, doğru zaman, doğru sıra, doğru insanlar ve yanlış volume!

Aleksi Perala olarak günlerin nasıl geçiyor? Müzik yaparak? Kulüple uğraşarak? Kayıt?

Düşünüyorum… Sanırım ben biraz tembel bir adamım. Daha çok o gün ne yapmak hoşuma gidiyorsa onu yapıyorum. Her gün mutlaka fazlasıyla müzik yaptıüımı söyleyebilirim. Bir track, bir doktoru benden uzak tutabilir; birkac track ise birkaç doktoru benden uzak tutar. Bir andamda track giren eve doktor girmez.

En çok kiminle beraber çalmak isterdin?

Kadınımla.

Green Ball meselesine gelirsek; daha önce seninle Green Ball’da Türk ritimlerinin varlığının bende yarattığı etki üzerine konuşmustuk. Yani Finlandiyalı ve Rephlexli bir adamın Türk ritimlerini nereden bulduğunu merak ediyorum. Tabii sen o zamanlar “Sadece okyanusta gördüğüm yeşil bir top hakkındaydı” demiştin. Hala cevabın aynı mı?

Aslında evet. Çünkü gerçekten öyle, yeşil top yani. Ama sanırım haklısın içinde Türk esansı tabii ki var.

Geleceğini nasıl görüyorsun? Hep underground mı kalacaksın, yoksa yeryüzüne çıkmak gibi bir niyetin var mı?

Sanırım hiçbir planım yok ki, bu da underground kalacağım anlamına geliyor. Sadece müzik yapmak istiyorum. Durmam gereken bir nokta olursa da müzik yapmaya son verebilirim.

Son sorulara gelmişken bize en favori playlist’ini söyler misin?

Şu sıralar sadece Analords. Afx’in yaptıgı her şey; Luke, Squarepusher, Bogdan, Ceephax, Cylob, Edmx ve ben. Sanırım çok yabancı gelmemiştir sana.

Aptalca bir soru olup olmadığından emin değilim ama sormadan edemeyeceğim. Ovuca’nın senin icin herhangi bir anlamı var mı?

Doğruyu söylemek gerekirse benim cevabım da aptalca olabilir ama hiçbir anlamı yok. Bir anda aklıma gelen bir kelime işte. Ben uydurdum.

Alien’lara inanıyor musun?

Biz zaten Alien’ız. Onların bize inanıp inanmadığını ise bilmiyorum. Sence onlar bize inanıyor mu?

Kimbilir… Bu soruyu zaten Astrobotnia’nin uzayla ilgili bir baglantısı var mı diye sormak icin öne sürdüm. Çünkü Astrobotnia’nin albüm kapaklarında coüu zaman galaksi resimleri kullanıyorsun. Özel bir sebebi ya da bağlantısı var mı?

Olmaz mı. Uzay ve zaman. Astrobotnia’yi tanımlamak için yeterli sanırım.

Peki gelecekte başka bir “botnia” projesi var mı? Yani Cylob’la birlikte “Cylobotnia” yaptıktan sonra belki diğer Rephlex tayfasıyla başka bir proje planlamışsındır?

Astrobogdan, Afxbotnia, Lukebotnia, Astrovibretions. Henüz bir plan yok…


NERDCORE, GEEKSTA RAP!

Bilgisayar başında harcanan saatler, bir tıkla milyon tık arasında bozulan gözler ve ağrıyan bilekler, oyun çılgınlığına en ağırdan tutulmalar ve etrafınızda görebileceğiniz her nesne ile interaksiyona girme yeteneği olan yüzlerceleri.

Dünya, insanlarla sosyal bir iletişime girmek yerine makineleri ve nesneleri tercih eden ve bunu obsesiflik boyutuna getirenlere nerd ya da geek diyor. Hani şu kimi zaman kendilerine bakmaya vakit bulamadıkları için çirkin zannedilenler, kocaman gözlüklerinin ardında saatlerce bir işe konstre olmayı becerenler, robot yapmayı kendine amaç edinenler var ya; dünya onların vaktinin artık geldiğine inanıyor. Dolayısıyla yıllardır evlerinden çıkmayan nerd’ler için yeni eğlence metodları ve iletişim platformları kuruluyor. Başka gezegene ait olduklarına dair söylentiler ise, izole eğlence anlayışları ve kendilerine ait dilleri ile daha inandırıcı geliyor.

ARPANET KILLED THE SOCIAL LIFE

a0113865344_10Yıllar öncesinde, henüz yazı ve kitaplar ile bilginin aktarıldığı dönemlerde, nerd olmak; kitapların içindeki bilgileri kendi zihinlerine aktarıp bunları obsesifçe depoloyanlar için uydurulmuş bir tanımdı. Şimdi ise, bilginin online dolaşabilirliği sayesinde, evlerine kapanan onlarca insan, bilgi biriktirmenin ötesinde bunları paylaşarak online uygulamalara dökebiliyorlar. Zihninizde dolanan herhangi bir fikir, bilgi makinelerimiz sayesinde diğerlerine aktarılıyor, eklemleniyor ve gerçekleniyor. Dolayısıyla her geçen gün, bu bilgi avcılarının sözlükleri yenileniyor, kendi kapalı komuniteleri büyüyor ve dışarı açılmak için hazırlıkları neredeyse tamamlanıyor.

Sosyal kültür, insanların bir aradalığını ve küçük grupların oluşumunu fazlasıyla belirler. Bu sosyal kültürü oluşturanların başında dil, sınıf, eğitim gibi önceliklerin yanısıra, hayatınız boyunca ilgilenedurduğunuz ve kültürün tanımı  bağlamında yapıp ettiğiniz herşey sizin diğer insanlarla iletişim boyutunuzu belirler. Eğer bütün bir gününüzü bilgisayar ekranı başında geçiriyorsanız; diğer insanlarla da, makine ile kurduğunuz bu mistik ilişkiye benzer bir iletişim  aramakta haklısınızdır. Oyunlar, bilim dünyası, teknolojik gelişmeler, dünyayı ileriye taşıyacağına inandığınız onca yenilik arasında dolaşımlarınız, karbon yaşam formları ile bilgi transferlerinizi de bu çerçeveye oturtur. Böylece ortaya çıkan küçük gruplar, paylaşımlarını da bu sosyo-kültürel alanda oluştururlar. IP, ISDN, DNA, UNIX ve daha yüzlerce simge aklınızda dolanırken, bunları paylaşmak için benzer dile sahip varlıkları kovalarsınız. Böylece de ortaya yavaş yavaş nerd community’leri çıkmaya başlar. Bilimin ve teknolojinin getirdiklerini, politikanın ve tarihinkilerle çırpan, Harvard mezunları, kullandığınız programların ardındaki dahi coder’lar, tüm bu bilgi edinme aşamasında zihinlerindeki merakı söndürmeye çalışırken, sanmayın ki evlerinden başka gidecek yerleri yoktur.

DOYMAK BİLMEYEN ZİHİNLER VE BİLGİ TAKINTISI

Bilgi obsesifi insanların da sosyal hayata dair oldukça özgün eğlence metodları vardır. Onları birbirine bağlayan kültürel elementler her ne kadar popüler olanın dışında kalsa da, dillerinin benzerlikleri ve düşünme metodlarının ortaklığı, eğlence anlayışlarını da yaratıcı bir platforma sürükler.

Bunlardan en özgün ve bilindik olanı Demo Scene partileridir. Programlama uzmanlarının, büyük bir alana bilgisayarları ile teşrif etmeleriyle başlayan eğlence anlayışlı  tüm gece boyunca tüketilen oyunlar ve icad edilen video-müzik gösterlerini kapsar. Çoğunlukla kadın sayısının azlığından yakınsalar da, kendileri gibi olanlarla bambaşka bir boyutun kapılarını aralayan nerd’ler, Amiga çağının başlangıcından beri scene aktivitelerini sürdürmekte ve her geçen yıl da bu aktiviteleri popüler rave’lerden farksız bir eğlenceye dönüştürmektedirler.

 Gansta rap şiddet ve agresyonu kutlarken, geeksta rap coding yeteneklerini ve okul notlarını kutluyor.

Evlerinerdcorenden çıkma yanlısı olmayan ve sokaklardaki onlarca saçma etkinliği reddeden ve anti-sosyal olduğu tahmin edilen bu takıntılı bilgi avcılarının aslında hiç de sanıldığı kadar izole bir yaşamları yoktur. Bilgi sahibi olma rantının yüksek olduğu iş hayatında başarının anahtarını yakalayanlar, bilgi arsızlıkları ile toplum içinde saygınlık sıralamasına tepeden girerler.

Nerd kategorisine dahil edebildiklerimizi, yine bir küme altında toplayacak belirli bir müzik anlayışından söz etmek pek mümkün değil. Ama bilgi depoları dolu olduğundan, dertlerini son bir kaç senedir Hip-Hop’a sığınarak anlatıyorlar. Do It Yourself felsefesi altında teknik imkanlarını kullanarak türeyen bu yeni nesil rap starları ise yaptıkları müziğe geeksta rap, nerdcore gibi isimler takıyorlar. Hawking’ten, Starwars’a uzanan hikayeleri ise basit bir isyankarlıktan çok, eğitici bir anlam taşıyor. Rap parçalarında bahsedilenler silahlar yerine, java ve  güvenli şifreleme algoritmaları oluyor. Gansta rap şiddet ve agresyonu kutlarken, geeksta rap coding yeteneklerini ve okul notlarını kutluyor.

Nerdcore terimi ilk kez 2000’li yıllarda, kocaman gözlükleri ve takım elbisesiyle sahnelere adımını atan çizgi roman delisi MC Frontalot tarafından ortaya atıldı. Sözlerini “Lord of the Rings” ve mühendislikten ödünç olan MC Frontalot, bilgisayar bilimleri labaratuarlarında  birer  makinaya dönüşenler için de “End of File” ve “Have to Code” gibi parçalar hazırlamaya koyuldu. Birer dijital gangstere dönüşen nerdcore icraatçıları da silahların yerine DOS ataklarını koydu.

İnternet iletişminin nimetlerinden sonuna kadar yararlanan ve bilgi paylaşımını kendilerine amaç edinen bu bilgi arsızları için yeni yeni ortaya çıkan nerdcore türü, bilgisayar başındakileri de uykularından uyandırdı. Saatlerini C++ başında geçirenler kendilerine MC Plus+ ismini vererek dijital kayıtlarına başladılar. Purdue Üniversitesi’nde Ph. D. yapan “CS Pimp”, ‘Algorhythms’ adında bir albüme “I’m encrypting shit like every single day; sending it across a network in a safe way; protecting messages to make my pay; if you hack me you’re guilty under DMCA.” diyerek imazsını attı. CS Pimp’in ardından matematik yeteneklerini rap’le anlatan 25 yaşındaki Monzy, kısa zamanda oyun yarışmalarında sahne almaya başladı. Rap’in doğasındaki karşılıklı atışma ise, kodlarla ve Star Wars fanatikliği ile bu yeni yetme geeksta’lar arasındaki en keyifli aktiviteye dönüştü. Bu yeni alt kültürün kendi dilleriyle yazıldığını görenler ise büyük bir nerdcore hayran kitlesine dönüşmeye başladı. Californiya Üniversitesi öğrencilerinden Henry Lin sıkı bir nerdcore takipçisi olarak aldığı keyifi şöyle ifade ediyor; “Sözler inanılmaz esprilerle dolu. Yıllardır kafa patlattığımız bilgisayarlar hakkında incelikle yazılmış sözler var. Yalnız olmadığımız ve birilerinin de bizim gibi bunlara kafa yorduğunu görmek çok eğlenceli.”

“50 Cent’in dans klüpleri ve oral seksi varsa, bizim de inanılmaz video kartlarımız var.”

1102_frontalotNerdcore alt kültürünün süperstarı MC Frontalot, bu yeni kültür içinse “50 Cent’in dans klüpleri ve oral seksi varsa, bizim de inanılmaz video kartlarımız var.” diyerek bir yandan da yıllardır süregelen Ganstarap kültürünü eleştiriyor. Siyah çerçeveli gözlükleri ve eğreti kravatıyla sahnede saf bilgiyi rap’in esprili ve agresif dilini kullanarak  sunan MC Frontalot, grup arkadaşlarını da oyuncu nerd, teknik nerd olarak tanımlıyor.

Çıktığı günden bu yana bir virüs gibi büyüyen nerdcore kültürünün, biraz araştırdığınızda akıllara durgunluk verecek kadar büyüdüğünü görebilirsiniz. MC Frontalot, MC Chris, MC Hawking gibi başı çeken geeksta’ların yanısıra, her geçen gün bilgisayarlarına dizdikleri beat’lerin üzerine yeteneklerini konuşturanların sayısı da katlanarak artıyor. Herhangi bir profesyonellik arayışında olmayan nerdcore çılgınlığı, henüz Türkiye’de varlığını göstermese de, virütik özelliği ve internet çılgınlığı sayesinde kısa zamanda bünyelerimizi ele geçireceğe benziyor.

Top Tracks:


GAZETECİ ÇOCUĞUN ÇOK SESLİ KİŞİSEL ORKESTRASI: DUBFX

Einstein’a başarının sırrını sorduklarında oldukça net bir yanıt verir; A = X + Y + Z. Yani, çalışmak (X), çalıştığı konuyu oyun gibi görmek (Y), konuşmak yerine üretmek (Z).

Bazı zaman olur, rutin hayat anlamını yitirir ve yola çıkmaktan başka şansınız kalmaz. Özellikle Avustralya gibi dünyanın oldukça uzak bir noktasındaysanız, bu yolculuğun uzun olması kaçınılmazdır.

Benjamin Standford (Dub Fx) lise kantininde arkadaşlarıyla freestyle rap yapan, buna ritim lazım diyerek beatbox’a merak saran bir çocuk. Önceleri Melbourne’de bir eczane için yaşlılara ilaç taşıyarak hayatını kazanır. Sabahları herkesten önce kalkmak, saatlerce sokak sokak dolaşıp gazete dağıtmak ikinci işi olur. Kafelerde çalışır, müzik yapar, grup kurar. Yaklaşık 5 sene öncesine kadar da Melbourne’de rutin sayılabilecek bir hayatı vardır.

Bir çoğumuz Benjamin’le eğer bir sokakta rast gelmediysek, Youtube videolarıyla tanıştık. Kendi gbi MC’lik yapan kız arkadaşı Flower Fairy ile Manchester’da tanıştığından beri birlikte takılıyorlar. Flower Fairy elinde CD’lerle sokaklarda salınırken, kendine Dub Fx diyen bir adam da sadece kendi sesini manipüle ederek müzik yapıyor. Yeterince ilginç olduğu için Facebook ve Youtube popülerliğini ikiye katlıyor. Kısa zamanda çeşitli prodüktörlerin ve mekan sahiplerinin ilgisini çektiğinde, artık bu işten para kazanmaya da başlıyor. Her ne kadar rüzgarın sürüklediği yere doğru akarım dese de, artık kendisini performansa çağıran kulüpler, markalar, lansmanlar var. Bu da Benjamin’in işine geliyor gibi. Çünkü, sevgilisi Flower Fairy ile birlikte aile kurmak ve ülkesine geri dönmek için ufaktan planlarını yapmış bile. Hayalleri arasında artık seyahat değil, bir stüdyo ve bahçesinde koşturan çocukları var.

Dub Fx müzik işlerine grubu Twitch’le başlar. Fakat Avrupa’ya uzanmak istediğinde koca bir grubu yanında taşımaktansa, zihninde bir grup yaratmak daha akılcıdır. Önceleri Ipod’ta çaldığı parçalar üzerine gitar ve vokalle eşlik ederek sokak performansları yapar ama, her gittiği yere gitarını götürmek istemez. İşte buna en güzel alternatif, gitar pedalları ve kendi sesini “loop” edebilmesini sağlayan mini mucize cihaz “Loop Station” olur. Dub Fx ismiyse, Benjamin’in köklerinde aslında reggae, dub ve hip hop etkisinin yoğunluğundan kaynaklı. Dnb türüyle kız arkadaşı sayesinde tanışırken, dönemin popüler sound’ı dubstep’le ise İngiltere maceralarında karşılaşır. İlk görüşte aşk dedikleri dub ve bass birlikteliği, Dub Fx’in pedallarında yer ederken, İngiltere’nin MC’leriyle birlikte performanslara çıkmaya başlar.

2010 yılında, Melbourne’lü prodüktör Sirius ile anlaşarak ‘Dub Fx and Sirius –  A Crossworlds’ adında bir albüm çıkarır. 138 – 145 BPM arasında, dubstep türünün izlerini yoğunlukla taşıyan, güçlü baslar ve sub frekansları olan albümde bu kez beatbox yapmaz.

Dub Fx’’in başarısının ardında canlı performanslar, kulaktan kulağa yaygınlık ve sosyal ağların rolü büyük. İçselleştirdiği birçok mevzuyla aklını kurcaladığından, şarkı sözleri pek bir sofistike. Geçmişinden başlayarak, kendi yaptığı bireysel seçimlerden bahsediyor, bir yandan da dünya olayları ve kişilerin kendilerini gerçekleştirmelerine yönelik mesajlar veriyor. Özellikle “Society’s Gates” parçasında, filozof Sokrates’in hayatı ve sosyal öneminden bahseder.

Gerçeklik, genel görelilik, evren ve dünya üzerine kafa yoran bir müzisyen Benjamin. Aynı zamanda da büyük bir çizgi roman fanatiği. Özellikle Vertigo yayınlarının karanlık hikayeleri ilgisini çekiyor. İsyankar bir rahibin garip hayatını konu alan ‘Preachers’ ve insanlara hesaplaşma şansı tanıyan bir örgütle ilgili ‘100 Bullets’ en sevdiği çizgi romanlar. Söylenen o ki, kendisi de şu sıra kafasını kurcalayan “gerçeklik” sorgusuna yönelik çizgi roman hazırlama girişimlerinde.

Müzik, sanat, çizgi roman ve kültüre meraklı, bizden biri gibi Benjamin Standford. Toplumun geri kalanından farkı, cesaret edip yola koyulması ve kendini ifade edecek araçları yaratıp hikayesini anlatabilmesi. Sonrası zaten kendi kendine yolunu çizmiş gibi.

Einstein’a başarının sırrını sorduklarında oldukça net bir yanıt verir; A = X + Y + Z. Yani, çalışmak (X), çalıştığı konuyu oyun gibi görmek (Y), konuşmak yerine üretmek (Z). Benjamin Standford’ın beş senelik macerası da formülün canlı kanıtı sanki.