Nigel Stanford - Automatica / Interview

Nigel Stanford! A great New Zealander musician is on the bomb project after Cymatics. The production with the Kuka robots is a great example of technology and artistic relations. I have asked him a number of questions as his every project, and this time you can listen to his voice in his answers.

How did you feel about working with Kuka robots? What was the challenges of the project?

Did you use any special software or did you get any education from Kuka engineers about how to use the robots?

What was the limitations in the process? What would you like to do more, i mean your inspirations out of this process?

What do you think about latest developments on Artificial Intelligence and Machine Learning? Are you scared or positive about the future of technology?

The video is ending with a little bit chaotic moments and i guess somehow the system is hacked by you? Cos as far as i know we see your logo on the screen of hacked robots?

I guess you like cinematic effects on your work. The end of the video, both Cymatics and this work is very powerful, dramatic. Is it your choice of music or choice of visuals?

AUTOMATICA

CYMATICS


DUB, STEP, DEVRET!

İngiltere’de pişer, bize de düşer.

Her kent gibi İstanbul’un da kayda değer bir yeraltı kültürü var. Akmar metalcilerinden, Galata Kulesi önündeki hippilere uzanan bu alt kültürün mihenk taşı da elbette ki müzik. Metalciler, punk’lar, jungle’cılar, apaçiler derken, 2008’den beri de dubstep’çilerden söz etmek mümkün oldu. İngiltere’ye Jamaika ekolüyle sızan dub, teknolojinin gelişmesi ve ‘bas’ın artık testereye yakın bir tınıya ulaşmasıyla dünyaya dubstep denen türü bahşetti. Zira, her türlü müziği içinde pişirebilen dub’ın bu seferki hedefi İngiliz apaçilerinin gece kulüplerinde yankılanan 2step ve garage türleriydi. Ha keza, şimdi her türlü müziğe eklemlenip dünyanın dört bir yanına dağılsa da, dubstep’in ana teması midenizi titreten bir bas ve 140 BPM civarlarında dolanan ritim anlayışı olarak sabit kaldı.

İstanbul’a dubstep’in düşmesinden evvel, bu müziğin kökleri olan dub, reggea, jungle ve drum’n bass scene’inden biraz bahsetmek gerek. Yaklaşık olarak 2002-2003 yıllarına denk geliyor scene’in aktif olarak çalışması. Genelde İstanbul’da bir kaç kişinin girişimiyle başlar bu işler. Dolayısıyla, scene’in kurulmasından bahsediyorsak, aslında üç beş kişinin aktif çabası ve arkadaş grubuyla birlikte takılmasından söz ediyoruz demektir. DaFrogg yani Selim Bürün’ün Nişantaşı’ndaki evinde toplanmalar ve Rusya’da yaşayan Barış Uzel’in (J-Bro) reggea plaklarını kapıp vatana gelmesiyle 2002 yılında HomeGrown SoundSystem kurulur. Riddim, Mimar Sinan Üniversitesi festivalleri, H2003, Karga HGSS’ın ilk mekanları olur. Bir yandan da ikili Açık Radyo’da program yapmaya başlar. Scene böyle böyle her hafta sonu Riddim/Nayah’a gelen kitlenin katlanarak artmasıyla yeni DJ’leri de kendine katar. Osman, Ras Memo, Ruffkutz, Golem derken, İstanbul’da jungle/dnb’nin altın çağı başlar; Jungleİstanbul.

Beyoğlu’nun zencili ve bol popo sallamalı mekanı olarak nam salmış Riddim, uzun bir süre reggae ve dub ile başlangıç yapan, dnb’den jungle ve ragga’ya uzanan “Junglist” partilerine ev sahipliği yapar. Yazları da sahil kenarında düzenlenen ve çoğunlukla kumların üzerinde ayakların düşük bpm’de sağa sol sallanmasıyla dansa davet eden reggae/jungle festivalleri bu türün eğlence anlayışını iyice pekiştirir. Velhasıl, öyle bir zaman gelir ki, birçok organizasyonun can damarı olan Selim Bürün İtalya’ya yerleşir, Riddim’ın adı değişir ve Nayah olur, Dogzstar küçük kulübünü Özgür Baltutan’a devredip daha büyük bir yere taşınır, Pixie açılır ve scene ciddi bir dönüşüm geçirir. Kendisi de jungle/dnb DJ’yi olan Özgür’ün en güçlü adımı Selecta Ufuk’un İstanbul’da geçirdiği bir senelik serüveni olur. Farklı mekanlarda, bu türün DJ’lerini bir araya getirerek organizasyonlar yapmayı kendine görev edinen UFUK, hem Avrupa’dan arkadaşlarını vatana getirir, hem de İstanbul’daki DJ’leri organize olmaya teşvik eder. İstanbul bir yandan da, jungle DJ’i ve mash-up’larıyla bilinen Koray Kantarcıoğlu’nun Dogzstar’da Soundclash saadet partileri ve Pixie’de de Vibrato etkinlikleriyle ufaktan sallanmaya başlar. Tek DJ’in tüm gece boyunca götürdüğü etkinliklerin aksine, DJ’lerin birlikte çaldığı ve çeşitlilik açısından güçlü, taze müziklerin ortaya çıktığı partiler olur bunlar. Çok ter dökülür, çok kafa sallanır, çok kulak yaralanır…

Gelelim Pixie’nin neden küçük ama gururlu bir kulüp olduğuna. Her şey Selekta Firuzağa’nın özel üretim ses sistemini koymak için yer ararken Özgür’e rastlamasıyla başlar. 30 Hertz’e kadar düşebilen sub-bass’ıyla, 60 kiloluk subwoofer’ıyla Pixie, tüm mekanlardan daha etkili bir ses sistemine sahip olur ve haliyle bas müziği yapanların da ilk ve son tercihi olur. Mekanın müzikal başlangıcı, Selen Hünerli (Nada) ve Nazif Kerem Güroğlu’nun (Fecr-i Ati) “Re-Spectralize” adlı projeleriyle olur; yani yoğun baslı dub’lar üzerine efektli vokaller. Sonrasında Selekta Ufuk yurt dışından getirdiği dnb DJ’lerini yine Pixie’ye çıkarır ve zamanla buraya doğru bas merkezli bir akış oluşur. Dinleyeni de gelir, çalanı da, çalmak isteyeni de, ilk kez gelip yüreğine bası yiyince vazgeçemeyeni de. Mash-up’larıyla türki gelenekleri koruyan Bora Başkan (Ventochild) ve Koray Kantarcıoğlu, glitch ve dubstep’in en ücra köşelerinden sesler seçen Oygar Erdal (Traktör), 8-bit ve blip sevdalısı Datafobik, karşının asi çocuğu GGman’in partileri Vibrato da yine bir Pixie projesi olarak başlar. Şimdiye kadar 23 farklı etkinlik gerçekleştiren Vibrato ekibi, zaman içerisinde ekip olarak sürekli değişse de, titretme ve bastan kalp çarpıntısını etkileme girişimlerinden vazgeçmez.

Dubstep Türkiye’ye böylece adımını ufak ufak atmaya başlar ama asıl yükseliş 2010 yılında olur. Pixie, Vibrato dışında 140 BPM, Base Bass’d, İngiltere’de yeni pişip bize de düşen Juke, Reunion, Lobotomy, Turbulenz, Dark Side of the Bass, 216 Steppaz, Intelligent Manners gibi birçok yeni partinin de merkezi olur. Ekip çoğunlukla sabit olsa da, bu işe merak salıp yeni başlayanlar için türün krallık kurduğu bası güçlü bir mekan olması iyi bir başlangıç noktasıdır. 216 Steppaz, Return of the Evil Bass ve Soundclash ekibi bir yandan Dogzstar’ı da titretmekten geri kalmaz. Hatta bir söylentiye göre techno durağı ve zombi geçidi kulüp Machine dahi bu türe arada yer verir. Mekanlardaki tek dert ise, gecenin sonunda köklenmiş baslardan huzursuz mekan sahipleri ile kulağa zarar verene kadar bası basıvermek geleneğidir.

Dubstep türünün İstanbul’daki yolu yaklaşık 20 kişilik bas manyağı bir ekiple şekillenirken, bir yandan da dinleyici bu müziğe tüm dünya gibi ayak uydurmayı ve bpm’i düşük metalci gibi kafa sallayıp basa zikir tutaraki dans edebilmeyi de kavrar. Hele de, Skream ve Benga’nın Babylon’daki event’i, İstanbul dinleyicisinin dubstep merakına dair çok net bir geri bildirim olur. Her ne kadar apaçi dediğimiz müziğin yadırgansa bile bir popo sallama efekti yarattığı aşikar olduğundan, İngiltere apaçilerinin garage sound’ları, bizim insanımızı da derinden sarsar. Haliyle Babylon tarihinde nadir anlardan birini Benga/Skream konserinde yaşar; o herkesin dans ettiği kıpırdayacak yer kalmayana kadar salamura bir mekan.

İstanbul, dubstep’le tanışalı tam olarak 4 sene kadar oldu ama daha şimdiden bu müziğin bittiğine dair söylentiler çıktı. (Klasik!) Zamanında dnb dünyayı sarsarken de, birçok insan bu türün tükendiğine dair konuştu, fakat şu an hala kemik kitlesi tarafından çılgınca tüketilen, festivalleri, hatta haftalık dnb tatil adalarına kadar uzanan köklü bir yayılımı var. İşin aslı, her şey gibi (bkz.nerd gözlüğü), dubstep de popüler olup içi boşalıncaya kadar tüketilmeye mecbur. Dolayısıyla bugün Britney Spears Rusko ile çalışıyorsa, Kenan Doğulu da (vakti zamanında dnb miksi yaptığı bir albümü olduğunu hatırlatarak) 216 Steppaz ya da Vibrato’dan bir DJ’le çalışırsa şaşırmayalım. Gerçi birçok DJ “bunlar sokak sound’ı, hiçbir zaman popüler olmasını anlayamacağız” mottosunu sürdürseler de, bir kaç seneye dnb’nin kaderini paylaşıp yine kemik kitlenin tüketim alanında hayatta kalma kaderini paylaşacaktır. Şimdilik İstanbul’daki tayfanın en büyük avantajı, artık scene’in sadece birkaç ismin değil, tüm bas müzik türlerinin DJ’leri/prodüktörlerinin ellerinde olması. Dolayısıyla, dub bir fırınsa, içinde pişen türler arası müziği İstanbul dinleyicisi dahil, tüm dünya tüketmekten memnun kafasını sallıyor, yüreğini basla dağlıyor.


EMİKA

Sesin teknik detaylarından hissiyatına sınıf atlamış detaycı bir müzisyen. Kulaklıkla müzik dinlemekten nefret ediyor ve Bose marka kulaklıklarını sadece gürültüyü kesme özelliği için uçakta kullanıyor. Partilerken en sevdiği müzik kendine en uzak bulduğu tekno ve İstanbul’a gelmeden önce türban takması gerekeceğini düşünen bir İngiliz kasaba kızı.

İngiltere’nin kültürel anlamda Avrupa ve Amerika başta olmak üzere kültür ticareti yaptığı aşikar. Gururla sahiplendikleri dub kültürü, aslında Jamaika’lı göçmenlerin yeraltında başlattıkları bir müzikal akarsu olsa da, İngiliz’lerin bu kültüre ska punk, garage ve hatta rock dahil bir çok türle eşlik etmeleri, büyütmeleri ve tüm dünyaya yaymaları başka hikaye. Ema Joly (Emika) de, her ne kadar İngiliz aksanına sahip olsa da, aslında Çek asıllı. İngiltere’ye evlat edinildikten sonra yeni ailesiyle birlikte taşınmış. Üstelik pek de İngiltere sayılabilecek bir yere de değil; 1967’lerde kurulmuş, belki de dünyanın en yeni şehirlerinden biri, Milton Keynes’de büyümüş.

Biraz gergin, gereğinden fazla düşünen, çok belli ki zekasından dolayı kendini de yoran bir gençlik dönemi olmuş. Bristol’da DMZ tayfasının konuşlanması, pek çok genç müzisyen gibi onun da hayatını fazlasıyla değiştirmiş. Özellikle Pinch’le yakın arkadaşlıkları sayesinde, henüz dünyanın dubstep’ten haberi olmadığı zamanlarda, bas müziğin derinliklerini Bristol’ın yeraltı partilerinde keşfetmiş. Şimdilerde ise geçmişten gelen DMZ etkisini ve birçok şeyi Pinch’le arkadaşlığına borçlu olduğunu sıkça vurgular halde.

emika_webGençliğini 60’larda kurulmuş bir şehirde geçirdiğinden, kültür ve tarih konusunda akıl almaz bir açlığı var Ema’nın. Dolayısıyla tek endüstrisi kültür olan Berlin gibi bir şehre ilk seyahati, uzun soluklu bir ilişkiye dönüşmüş. Hayalini kurduğu bir hayatı burada kurabileceğine hızlıca ikna olduktan sonra, ailesiyle birlikte Batı Berlin’e taşınmış. Tam da aynı dönem, İngiltere’de geçirdiği bir apandist ameliyatının komplikasyonları Ema’nın tadını her ne kadar kaçırsa da, Native Instruments’a yaptığı iş başvurusunun kabul edilmesiyle hayatı bambaşka bir boyut kazanmış. IT sektörünün dahi çocuklarıyla aynı ofisin içinde, İngiliz mizahını ardına alarak sevimli kızı oynayan Ema, Alman’ların arasında olduğunu tek kişilik kahkalarından anlamış.

Bilgisayar başında yeni yazılımların testleri, getir götür işleri derken, ofisin jokerine dönüşen Ema, Native Instruments yazılımları için ses üretmek de dahil birçok işle uğraşmış. Özellikle ameliyat sonrası hayatını düzene koymak ve Berlin’deki ailesine bakabilmek için Native Instruments onun için aynı zamanda çok büyük bir fırsatı simgeliyor.

İlk albümü ‘Drop the Other’ zamanında staj yaptığı Ninja Tunes’dan çıkmış; ki ince zekası ve hesap kitap yaparak Emika Tourcoing 171_credithayatına yön vermesini bu girişiminden de kolaylıklar anlayabiliriz. Cesaretli bir kadın Ema. Birşeyi elde etmek istediğinde hırslarının peşinden koşan türlerden. Ninja Tunes ile imzaladığı anlaşma sayesinde, Native Instruments’daki işini bırakıp, kendi konserlerini veren bir müzisyen olarak yoluna devam ediyor. Bas müziğe düşük tempo romantik melodiler ve etkileyici sesini de ekleyince, dünyanın birçok şehri Emika’yı canlı dinlemek için yavaş yavaş sıraya da giriyor.

Ema’nın da herkes gibi hayatının garip ve duygusal dönemleri var. Bir zamanlar beyninin rasyonel tarafıyla düşünüp sadece sesin mükemmeliği üzerine uğraşan ses mühendisliği yolundan, dünyayı dolaşıp konserler veren ve seyircilerinden bahsedince gözleri dolan birine dönüşmüş. Şimdiyse, gözlerini kapadığında onu mutlu eden en büyük şey Moskova’daki yüzlerce dinleyicisinin sevgi dolu bakışları.

Ema, sesin algısı karşısında hala şaşkın ve her dokusunu dinlemekten asla vazgeçmiyor. Kulaklıkla müzik dinlemekten nefret ediyor ve Bose marka kulaklıklarını gürültü kesme özelliği için uçakta kullanıyor. Partilerken en sevdiği müzik tabi ki tekno ve İstanbul’a gelmeden önce türban takması gerekeceğini düşünen bir İngiliz kasaba kızı.


ESKİ NERD'LERDEN KİM KALDI: MEHMET KIZILAY

Hayata nasıl başladığımız pek de önemli değil aslında dedirtecek cinsten bir hikaye Mehmet Kızılay‘ınki. Sigortacılık işlerine girdiğinde, dijital dünyaya bulaşmak sadece bir hayalken her şeyi bir kenara koyup şehri terketti. Bu işlerin merkezi İngiltere’de master’ını yapıp geldikten sonra yetenekleri de gün yüzüne çıktı. Önce e2‘nin kanal tasarımlarını yaptı, ardından NTV derken, Emmy’e kadar uzandı yolculuğu. Teknoloji girişimcilerini konu alan Silikon Vadisi dizisinin giriş animasyonunu yaptı, isometrik dünyasında Palo Alto’nun tüm detaylarını 10 saniyede anlattı. Şimdi yeni stüdyosu Kraken‘da yeni işleri için denizlere açılıyor.

Dijital işlere nasıl başladın? Bize biraz hikayenden bahseder misin?
Benzer aile yapısından gelen çoğu yaşıtım gibi, ben de Türkiye’nin bilgisayar oyunlarına girebilmiş ilk kuşağındanım. Bilgisayar oyunu çocuğu olmak bizlere bir dönemin hem kreatif hem de nerd insanlarının eserlerine bakarak büyüme şansı tanıdı. Ancak bilgisayarı üretmek için kullanmaya başlamam üniversite yıllarıma dayanır. Bir taraftan hiç olmak istemediğim bir yerde, yapmak istemediğim bir iş için eğitilirken, diğer taraftan da elektronik müziği ne kadar çok sevdiğimi ve kendi evimde üretebileceğimi keşfettiğim bir döneme girmiştim. Müzisyenlikle geçen öğrencilik döneminden sonra bir süre, yapmaktan keyif aldığım herşeyin hobi olması gerektiğine iman ederek, gemi brokerlığı ve sigortacılık yaptım. Bu iki sene sonunda ani bir kararla istifa edip ve kariyerimi katledip İngiltere’ye taşındım. Dijital medya prodüksiyonu masterı yapıp İstanbul’a döndüm. Sonrası malum.

En son Silikon Vadisi dizisine yaptığın giriş animasyonuyla Emmy’e kadar uzanan bir başarı yakaladın. Bu yolculuk nasıl başladı?
Biraz çabalarımla, biraz da tesadüflerle başladı. Kardeşim Mert Kızılay‘la mesleklerimiz aynı. Kendisi Los Angeles’da yaşıyor. Kendisini ziyarete gittiğimde meslektaşlardan oluşan güzel bir güruhun içinde buldum kendimi. Türkiye’dekinin biraz aksine, orada bu işi yapan insanlar birbirileriyle arkadaş olmak için oldukça hevesli. O kısa bir ziyaret süresince yetenekli ve açık fikirli insanlarla tanışma, onlara işlerimi gösterme fırsatım oldu. Sonra bir gün, brief olarak izometrik şehir tasarımı içeren bir proje için benim eski işlerimden birinin referans olarak seçildiği Silicon Valley işiyle kapımı çaldılar.

[stag_video src=”https://vimeo.com/98431335″]

Amerika’yla çalışma sürecinde seni en çok yoran ya da zorlayan ne oldu?
Sanılanın aksine saat farkı hiç sorun olmadı. Aksine müşterilerim uyurken çalışıyor olmak oldukça huzur vericiydi. Asıl zor olan, saniyede ortalama 24 karelik, 10 saniyelik bir işi kare kare ilerleyerek değerlendirecek kadar ayrıntıya düşkün olmalarıydı. Teknik anlamda olanaksızlığı mazeret olarak kabul etmeyip, eğer bir fikir varsa onu gerçekleştirmenin mutlaka bir yolu bulunacağını esas almaları. 10 saniyelik bir video için 1,5 ay harcamış olmamız zaten ayrıntıların ne kadar önemli rol oynadığını açıklıyor olsa gerek.

Bugün yaptığın işi yapmıyor olsaydın, ne yapıyor olmak isterdin?
Aklıma ilk müzisyen olurum demek geliyor ama aslında müzik için şevkimi kaybettiğimi hissediyorum. Zanaatkar olmak isteyebilirdim. Ölmekte olan mesleklerden birini yapmak güzel olabilirdi.

Kimlerle çalışmayı hayal ediyorsun? Gelecek planların içinde birlikte çalışmayı hayal ettiğin birileri ya da şirketler var mı?
Henüz bilmiyorum. Hayal kurmayınca sınırınız da olmuyor. Revizyonlarımı Mike Judge’dan almayı hayal etmiyordum mesela, ama çok iyi oldu.

Kraken adında bir şirket kurdun. Bu ismi seçmenin özel bir nedeni var mı?

Babam mitolojiye meraklıdır. Canavar deyince aklıma korkutulmak için isimleri zikredilmiş öcülerden çok, derinliği, bir hikayesi olan, çirkinliği ya da kötülüğü bu hikayelerden gelen varlıklar gelir hep. Alfred Tennyson’un The Kraken sonesini okursanız derdimi daha iyi anlatmış olurum herhalde.

İlham aldığın, takip ettiğin sanatçılar ya da dijtal işler üreten kişi ya da kurumlar var mı?
Moebius, Beksinski, György Pálfi, Katsuhiro Otomo, vb. isimlerden etkilendiğimi söyleyebiilrim. İşlerini takip ettiğim stüdyolar, Dvein, Plenty, Tendril, PostPanic.

Bugüne kadar yaptığın işler arasında en özgür hissettiğin proje hangisiydi? Neden? Sonucu nasıl oldu?
Radyo Eksen’in Onfair Festivali’nin reklam filmini yapmıştık. En özgür hissettiğim projelerden biriydi. Sonucu da güzel oldu. Üst üste ikinci kez en iyi animasyon dalında Kristal Elma aldık.

İş hayatında başına gelmiş komik/enetersan bir hikayen var mı? Hepimize ders verecek cinsten önerilerin de olabilir?
Bir keresinde çok ünlü bir oyuncuyla bir proje için çalışıyorduk. İsmini vermeyeceğim. Tavrı dolayısıyla ekibe çok zor anlar yaşatmıştı. Ben de ihtiyacımız olmadığı halde kendisinden yapılması zor hareketler isteyip, sonra görüntüleri eski kung fu filmlerine montajlamıştım. Tabii ki sadece aramızda gezdi konu video.

[stag_video src=”https://vimeo.com/103262935″]


DOĞADAN İLHAM ALAN AKUSTİK GALAKSİ: YAYBAHAR

Yaybahar ismi bir gecede milyonlarca insan tarafından duyuldu. Üstelik sadece ismi değil, biçimi, tınısı ve icrasıyla da aniden yoğun bir ilgi odağı haline geldi. Analog olmasına rağmen dijital bir synth sesi çıkarması bir yana, daha önce hiç duyulmamış galaktik ama bir o kadar da doğal ses derinliğiyle temas etti insanlara. Onu tüm diğerlerinden ayrı kılan asıl özelliği ise, ardındaki isim Görkem Şen’in de galaktik bir zihne sahip olmasıydı.

Tüm sürece tanıklık etme şansına sahip olan biri olarak bu yazıyı hazırlamak benim için ayrı bir keyif oldu. Yaybahar’ın su kabaklarıyla çalıştığı günlerde yere uzanıp saatlerce stereo kulaklık gibi dinleme deneyimini hiç bir şeye değişmem. Türlü kasnaklara gerilen deriler, Perşembe pazarında yaptırılan yaylar, IKEA’dan alınan salata kaseleri, evi dolduran dev metal variller derken, Yaybahar şimdiki haline kavuştu, ama ardında yoğun bir deney sürecini de taşıyarak. (Görkem’e sorsanız hiç bitmeyecek bir derinleşmenin daha başında olduğunu söyler, orası ayrı.)

Frekanslar dünyasında kendini yitirmeyi seven makam avcısı Görkem’in bilimle sanat arasındaki duruşu en temel özelliklerinden biri aslında. Fizikçi bir babanın oğlu olarak, sipiritüel duruşunda her zaman bir rasyonellik barındıran zihniyle de ilham verici bir insan. Seneler öncesinde köşeli bir zihinle arayışlarımdan söz ettiğimde, bana uzattığı Fiziğin Tao’su kitabıyla iki dünyanın kapısını da aralamıştı. Bir süre sonra benim de zihnimi sıvı biçime kavuşturmasıyla, neyin peşinde olduğunu gözlemlemem daha kolay olmuştu.

Hayat döngüsünde bir ara Erdem (Dilbaz), Görkem ve ben aynı evin içine denk düşmüştük. Haydarpaşa’daki Yekpare’nin ardından hummalı gelecek planları çağındaydık. O sıralar evin her tarafı suyun içinde bekleyen deriler, türlü türlü boylarda yaylar, demonte edilip yeni yapılarına kavuşan enstrümanlarla doluydu. Su kabakları ve hindistan cevizleri enstrüman gövdelerine dönüşür, her akşam yeni bir deney süreci yaşanırdı. Gecenin sonunda Görkem’in elinde sıfırdan yapılmış bir rebabın sesi beni hülyalı derinlilere sürüklerken, ertesi gün aynı rebap başka bir enstrümana dönüşürdü. Hangi deriden nasıl bir tını çıkacağı, hangi frekansın hangi tellerde titreşeceği, sesin fiziksel yayılımı ve döngüsü onun asıl oyun alanıydı.

Yaybahar, 4 senelik yoğun bir çalışmanın ürünü gibi gözükse de, Görkem’in bir ömürlük deneyleriyle bu noktaya geldi denebilir. Derinleşen süreçler, doymak bilmeyen araştırma tutkusu, galaksinin müziğini makamdan bağımsız tek bir enstrümanda birleştirmek, yerel müziklerdeki tını arayışları, matematiksel keşiflere karışan buhur kokularıyla Yaybahar evrendeki tozlardan oluşur gibi ince ince ve özenle oluştu.

Biraz da teknik bilgi kısmına geçelim. Yaybahar’ın klavyesinden membrane denilen yüzeye doğru uzanan yayları var. Bu yaylar, tellerden çıkan sesi enstrümanın gövdesi diyebileceğimiz yüzeye taşıyor. Sesin aktarımı sırasında fizik yasalarından etkilenerek salınan yaylar, bu sesin doğasını tamamen etkiliyor. Böylece ortaya doğal olduğu kadar dijital efektlerle beslenmiş bir ses ortaya çıkıyor. Görkem’le bu seslerin doğası, frekanslar ve süreçle ilgili biraz lafladık.

Müzik ve frekanslar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsun? Yaybahar oluşmadan önce de frekanslarla ilgili miydin?
Oldum olası frekanslar ve kaynağı ile ilgiliydim.. Bu anlamda yaratıcılığın giriştiği her işe bulaşan frekanslar ile ilgilendim. Tabii ki çok katmanlı bir konu frekans. Müzik ve hayat ilişkisi ile daha hasas dengeler ortaya çıkabiliyor.. Diyebilirim ki; insanoğlu olmak gibi müzik yapmak da bir frekans yayma sanatı..

Yaybahar’dan önce nasıl bir keşifle bu üretim sürecine başladın? Yaybahar’ın çıkış noktası ne oldu?
Bu yolda hayatla etkileşim halinde ve varolanın ardındakine doğru bir hevesle yürüyen bir merak mevcuttu. Deneyselliğin ve tüm bilimin ortak noktası olan o gerçekliğin dibini kazdıkça kazıyordum. Bu sırada bir kitap vasıtasıyla gizli müziğin peşine düştüm.. Gizli bir müziğin varolma ihtimali ilk keşif.. Kodları dna’mızda gizli kalmış ve henüz yaşam alanı bulamamış yada çoktan unutulmuş bir müzik. Bu algıyı ortaya koyabilmek için yeni çabaya  ihtiyaç vardı ve yepyeni bir de araca. Böylece enstrüman deneylerine başladım.

Yaybahar’ın tüm üretim sürecinde seni en çok zorlayan ne oldu?
Yaybahar yapısının kodlarını, bilimsel ve estetik algıyı tatmin edecek oranlarda çözmek, geçmişten herhangi bir dayanak noktası olmadığı için zordu.. Herşey mümkündü ve hiçbirşey denenmemişti. Yaybahar’la birlikte ortaya çıkan olasılık denizin ortasından karaya sağ salim çıkabileceğin rotayı kestirmesi zordu. Kafada kurulan teorilerin pratikte karşılık bulamayışı da ayrı bir zorluk getirdi.

[stag_video src=”http://www.youtube.com/watch?v=nBnsqzbHbgU”]

Yaybahar’ı insanlarla paylaştın. Fakat enstrüman olarak hala eksiklerini görüyor musun, yoksa senin için tamamlanmış bir enstrüman mı? Ne yöne doğru derinleşmek istiyorsun?
Bu enstrüman evrimini henüz tamamlamış değil. Elbette eksikler var. Zaten dört-beş senelik bir süreç, bir enstrümanın kemale ermesi için çok az bir süre. Şu anda yaybahar’ın daha kontrollü bir çalgı olması için çalışmalarım sürüyor. Bunlar, hem tınısal hemde müzikal anlamda genişlemesini sağlayacak fonksiyonel yenilikler ve yaybahar’ın kendine ait dünyasını çevresindeki müzikal algıyla daha çok pekiştirmesini sağlayacaklar.

Müziğin içinde ne tür arayışların var? Makamsal, sessel ya da fiziksel?
Arayışım, müziğin içinde, hayatın ve insanın kendisine yönelik.. Burada, insanın kalbi ve tüm katmanlarıyla bir temas kurabilmek adına, müziğin olagelmiş tüm kültürü ve öğelerinden faydalanmak mümkün.. Geleneklere ve yörelere ait müzikler, ellerindeki enstrümanlar dahilinde ritmik ve makamsal öğelerin matemetiğiyle oynayarak kendi dillerini oluşturmuşlar. Benim niyetim de müziğin tüm bu yapısal ve kültürel öğelerini değerlendirerek insan varlığının daha derinlerine nüfuz edebilmek.

[stag_intro]“Değerli müzisyen Rahman Altın’ın fikridir. O bu ismi söyleyene kadar yaybahar isimsiz gezen bir enstrümandı.”[/stag_intro]

Yaybahar tüm dünyanın ilgisini fazlasıyla çekti. Sence bunun nedeni enstrümanın sesi mi, doğallığı mı yoksa da icraat biçimi mi?
Bunların hepsi geçerli sebepler. Hepimizi ilgilendiren bir keşif ve bu dünyada yeni bir şeyin bulunmuş olması heyecan verici. Sanıyorum bu heyecanı da paylaştı insanlar.

maxresdefaultYaybahar ismi nerden çıktı?
Değerli müzisyen Rahman Altın’ın fikridir. O bu ismi söyleyene kadar yaybahar isimsiz gezen bir enstrümandı. İlk önerdiğinde epey bir taş yerine oturdu. Sağolsun, sonrasında bu isme dair bir şüphem olmadı.

Bundan sonrası için nasıl ilerlemeyi düşünüyorsun?
Yaybahar canlı olarak duyulması ve bu enstrümanın kendine has dünyasının daha çok anlaşılması için çalışmalarım olacak.  İleride yaybahar orkestraları da kurulabilir.. Film müzikleri oldum olası hayalim.. Çok hayal var artık bir bir gerçekleştirmeye yönelik bir gidişat düşünüyorum..

Birlikte en çok çalışma hayalini kurduğun sanatçılar ve tabi mekanlar?
Tarihi mekanlar ve doğanın kendisi, konser gerçekleştirmek için ideal olacaktır.. Gerçekten müziğine yakınlık duyduğum kişilerle belli çalışmalar içinde olmak için hayal kuruyor olabilirim fakat bunları açıklamak için henüz biraz erken olabilir..

Bu keşfini daha çok bir müzikal keşif mi yoksa bilimsel bir keşif olarak mı görüyorsun? Sence doğanın bir gerçeğini mi açığa çıkardın, yoksa bir enstrüman biçimi mi yarattın?
Her biri kendine has titreşim prensibine sahip üç farklı öğe bir araya gelip birbirlerini titreştiriyor ve bu sonucu bizler akustik bir ses olarak duyabiliyoruz. Bilimsel olarak tanımlanabilen tüm bu vibrasyon etkileşimi, doğanın bir gerçeği.. Müzikal bir keşif de diyebiliriz çünkü şu ana kadar akustik bir enstrümanla alamadığınız sesler ile notaları seslendirebiliyoruz.. Bu anlamda yepyeni tınılarıyla yepyeni olasılıklar sunabilen müzikal bir buluş da aynı zamanda.


NIGEL STANFORD: MÜZİĞİ GÖSTERENLER

Plakaların üzerine atılan tozlar ve frekanslarla evrenin estetik/matematikel algısını gün yüzüne çıkaran deneyler. Cymatics, sesin frekanslarını izleyebildiğimiz eski bir deney yöntemi. Metal plaka üzerine verilen titreşimlerin, kum tanelerini belli bir forma sokması mantığı üzerine kurulu. Bu ve benzeri deneyleri müzikle bir araya getirmenin tadını Yeni Zelandalı müzisyen Nigel Stanford’ın videosuyla deneyimledik. Nigel, okyanus ötesinde kafayı kırıp 18 aylık yoğun bir çalışmanın ardından, Faraday kafesinden Cymatics deneylerine uzanan bir video hazırlamış. Ben de interneti bu kadar hızlı ele geçiren bu yaratıcı zihinle az biraz sohbet etme şansı yarattım. Bakın neler konuştuk:

İçinde hem sanat hem bilmi barındıran bir proje yapmaya nasıl karar verdin?
Müzikçalarlardaki ekolayzırlartan tut, Winamp ve iTunes görsellerine kadar müziğin görselleştirilmesine her zaman ilgiliydim. Ama birçoğu benim için ufak bir hayal kırıklığıydı, çünkü sadece mikslenmiş stereo parçalar kullanılarak görselleştirilme yapılıyordu. Bas için ayrı, gitar için ayrı bir görsel oluşturmayı hep çok istedim. Sonra maddeyi sesle hareket ettirebileceğimi gördüm ve bu fikir ortaya çıktı.

Bilime zaten merakla mıydın?
Sadece hobi olarak! Akustik ve rezonanstan anlıyorum ve deneylerin birçoğu de bunun üzerine kurulu.

Böyle bir projeye başlarken ilk ilham kaynağın neydi?
1999 yılında beyindeki ses ve görsel fonksiyonların bozukluğunu anlatan  ‘Synesthesia’ adında bir belgesel izlemiştim. Bu rahatsızlığa sahip olan insanlar renk gördüklerinde ses duyabiliyorlar, ya da ses duyduklarında renk görebiliyorlardı. Benim böyle bir rahatsızlığım yok, ama her zaman bas frekanslarının kırmızı, tizlerinse beyaz olduğunu hissetmişimdir. Bu bana her sese uygun görsel bir elementin olduğu video yapmanın süper bir fikir olabileceğini düşündürdü. Yıllar sonra Cymatics, yani ses frekanslarını görselleştirme üzerine bir kaç video izledim ve bu fikir ortaya çıktı.

Projenin çekim ve araştırma süreçleri ne kadar sürdü?
Araştırma sanırım 3 ay kadar. Bir ayda gerekli araçları inşa ettik ve 2 günde de çektik. Çok uzun sayılmaz. Toplamda videonun başlangıcından bitişi 18 ay sürdü.

Bilim dünyasından favorin var mı? Kim ve neden?
Sanırım DaVinci, çünkü hem bilim insanı, hem sanatçı ve her ikisinde de çok iyi.

Müzikal duruşun bilime çok yakın duruyor. Bilimin en çok hangi alanıyla ilgilisindir? Evren, uzay ya da elektronik ve mühendislik mi?
Bilim ve teknolojiyle ilintili her şeye ilgimi çekiyor. Uzay da bunun bir parçası. Hepsi birbiriyle ilgili aslında.

Disiplinlerarası çalışmalar hakkında ne düşünüyorsun? Eğer fırsatın olaydı neleri bir araya getirmek isterdin? Bize biraz hayal ettiğin projelerinden bahseder misin?
Yaptığım şey aslında hayal ettiğim bir projeydi, şimdi ise bir sonrakini düşünmeliyim. Bir sonraki hayalim, sanırım bir mühendislik dükkanına giriş ayarlamak ve belki de robotik işler.

Sese göre deney değil, deneylere göre müzik yaptın. Ters yönde çalışmak nasıl bir şeydi? Hoşlandın mı?
Hiç sorun olmadı. Her enstrüman için bazı limitlerim vardı. Mesela, kum plakası anlık değildi ve her notanın şeklinin oluşması için uzun bir süre aynı kalması gerekiyordu. Limitlerimin olması iyiydi aslında. Sonsuz olasılığınız yoksa, birşeyleri yapmak daha kolay olabiliyor.

Canlı çalıyor musun ve performanslarında bu deneyleri kullanmayı düşünüyor musun?
Uzun zamandır canlı performans yapmadım ama yapmak isterim. Hemen hemen tüm deneyleri canlı da kullanabiliyorum.

Wellington’da hayat nasıl?
Wellington yaşamak için müthiş bir yer, ama aynı zamanda dünyanın en rüzgarlı şehri!

Bize biraz Yeni Zelanda’daki müzik scene’inden bahseder misin?
Uzun bir zaman çok küçük bir scene vardı. Ben büyüdüğümde, stüdyolar gitmek için çok pahalıydı ve birçok grup güzel kayıtlar yapamıyordu. Radyolar sadece Amerika ve İngiltere’den parçalar çalıyordu ve yılda belkide bir kez Yeni Zelanda parçası duyabiliyordunuz. Sonra bilgisayarla kayıt bu işi epey ucuzlattı ve internet insanları kolayca bir araya getirmeye başladı. Bir yandan Yeni Zelanda albüm satışlarıyla hayatta kalmak için çok küçük bir yer. Yine de tümüne baktığımda daha önce olduğundan iyi şu an. İnternet olmadan Lorde gibi birinin ortaya çıkması imkansız olurdu. Eminim Lorde diğer Yeni Zelandalı şarkıcılardan çok daha fazla ilham verici.

Frekanslar ve müzik arasındaki ilişkiye dair ne düşünüyorsun? Bu konuda ne hissediyorsun?
Ses belli bir frekansa sahip olduğunda onu nota olarak algılıyoruz. İki nota frekans oluşturup birlikte güzel ses çıkarırlarsa, müzik akoru oluşuyor. Örneğin LA saniyede 440’lık bir döngüye, Mİ ise 660’lık bir döngüye sahip ve bu diğerlerinden 1.5 kez daha hızlı demek. Bu da demek oluyor ki her 1.5’luk döngülerde iki nota bir araya geliyor. Her nota akoru birbiriyle ilişkili ve her akor da yine birbiriyle matematiksel olarak ilişkili. Bunları biliyorum ama müzik yaparken çok da düşünmüyorum. Genellikle aklımda bir parça mırıldanıyorum ve onu bilgisayara yazıyorum.

Cymatics videodandaki deneylerden en çok hangisini seviyorsun? Bir favorin var mı?
Sanırım Ruben alev tüpü en eğlencelisiydi. Görsel olarak çok cool’du, kontrolü kolay ve tutarlıydı. Artı, onu ben yaptım!

English Version